Çağrı Uluğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çağrı Uluğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2010 Pazartesi

Panoptik-Sonrası Postmodern

Akışkan-Gözetim ve Self-Panoptisizm


“Bir mahkumun ilk görevi kaçmaktır.”
                                    Michel Foucault



Gözetim fenomeni insanın toplumsal varlığının ve ontolojisinin bir başka öncülü olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanın ontolojik tasarımına yönelik ilk açıklama biçimlerinde yani varlığın temelinin doğaüstü bir güce atfedildiği dönemden günümüze dek insan bazen Tanrı bazen bir öteki-yabancı veya bir yapı tarafından sürekli ya da süreksiz olarak gözetlenen bir nesne konumundadır. Shakespeare’in Hamlet eserinin başlangıcında Francisco karakteri Elsinore Kalesinin nöbetini tutmaktadır. Burada söz konusu olan nöbet edimi kaleyi ve kalenin ihtiva ettiği toplumu her türlü muhtemel dışsal tehlikeye karşı koruma anlamında -savunmayı ön plana çıkartan- bir gözetleme edimidir. Ancak moderniteyle birlikte gözetim, geleneksel toplumlardaki bu masumiyetini yitirmiş, yerini toplumu ve toplumu bir araya getiren her bir özneyi muhtemel bir tehlike olarak kategoriye sokan “saldırgan” olarak niteleyebileceğimiz bir hale bürünmüştür.

Aydınlanmanın bir düşünürü olarak Jean-Jacques Rousseau’nun tüm toplumsal “karanlık bölge”lerin modern toplumun hukuki paradigması ve rasyonalitesiyle birlikte dağılacağını ve yeni bir toplumsal “apaçıklık” evresine geçtiğimizi müjdelemesinin üzerinden çok zaman geçti. Rousseau’nun “karanlık bölge”lerden kastının bilgisine tam olarak vakıf olamasak ta daha çok mahremiyeti ve anomali halini çağrıştıran bu deyim bize modernitenin ve aydınlanmacı paradigmanın sosyo-politik uzamı hakkından pek çok fikir vermektedir. Moderniteyle birlikte geleneksel toplumda düzenin ve kaçış çizgilerinin temeli olan mahremiyet, yok edilmesi gereken muhtemel bir tehlike olarak ele alınmaya ve yaşamın tüm muhtevası normla ifade bulan bir istatistiki değere ya da bir evraka göre biçimlendirilmeye başlanmıştır. Söz konusu “karanlık bölgeler” tabiri aydınlanmacı paradigmanın örtük otoriterliğinin bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Aydınlanmanın toplumun huzur ve refahının bilim ve teknolojik ilerlemede yattığına yönelik paradigması, sibernetik çağın eşiğindeki postmodern dünyanın kaçış çizgilerini sürekli olarak kendine mal edebilen küresel- sözde “failsiz” iktidarı, akışkanlığa dayanan belirsizliği, sapkın bir hedonizmle baştan çıkarılarak sinizme yönelmiş öznelliği ve sürekli olarak kamçılanan güvenlik paranoyasıyla yaratılmış olan korku toplumunun söz konusu distopik hakikatiyle bertaraf olmuş durumdadır.

Günümüzde giderek daha çok tartışılır hale gelen gözetim olgusu, gündelik hayatın tüm kılcallıklarında hissedilebilir bir hakikat yasasına dönüşmüş durumda. Uzun süredir sessizce yayılan gözetime yönelik son dönemde yükselen farkındalık mobese sisteminin New York’dan, Yeni Delhi’ye, İstanbul’dan, Pekin’e kadar genel geçer bir uygulama alanına sahip olmaya başlaması, internet üzerinden alışverişin tüketici veri tabanlı pazarlama teknikleri, sosyal medyanın yükselişi ve özellikle 11 Eylül sonrası güvenlik paranoyasının dayattığı vücut tarayıcıları ile biyometrik denetleyicilerin giderek yaygınlaşmasının sonucu…

Gözetimin mobese sistemiyle hayatlarımızın “doğal” bir parçası haline getirilişi yani normalleştirilmesi, sosyal medya gibi araçlarla öznenin kendi mahremiyetini yok eder konuma indirgenmesi, güvenlik talepleriyle şirket ve devletlerin aşırıya kaçan kontrol mekanizmalarını her geçen gün daha da fazla gündeme getirmesi, dijital güvenlik duvarları ve pek çok olgu gözetimin modern açıklama biçimi olarak Panoptikon şemasının artık yetersizleştiğinin başlıca göstergeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Gözetimin söz konusu yeni veçheleri Ban(Yasak)-optikon, Sinoptikon ve Poli-optikon gibi yeni terimlerle karşılanmaya çalışılmaktadır. Akademik hayatının büyük bir bölümünü gözetim olgusuna eğilerek geçiren ve artık bu konuda dünya çapında bir uzman sayılan David Lyon ile geniş yelpazede verdiği eserleriyle Kıta Avrupası sosyolojisine yeni bir soluk getirmiş olan Zygmunt Bauman’ın gözetim temalı söyleşilerinden oluşan “Akışkan Gözetim”(Ayrıntı Yay., 2013) isimli eser günümüzde gözetim sorunsalının yeni rabıtalarını keşfetmek ve gözetimin özneleşme, iktidar, disiplin, güvenlik gibi kavram ve süreçlerle ilişkisini anlamak için değerli bir çabanın ürünü olarak karşımızda. Bauman’ın bugünkü durum için kullandığı -değişik kavramsallaştırmalardaki karşılığını postmodernite ya da “geç modernite” olarak bulan- “akışkan modernite”(Liquid Modernity) kavramı günümüzü anlamak için oldukça isabetli bir kavram. Bauman “akışkan”lık sıfatını, toplumsal kimliklerin, biçimlerin, süreçlerin ve ilişkilerin son derece devingen ve kırılgan olup hızla çözüldüğü, içinde bulunduğumuz tarihsel dönemi en doğru şekilde karşılaması bakımından kullanıyor. Toplumsal yapının sürekli değişkenliğiyle “katı” bir biçime bürünmekte yaşadığı zorluğu, somutluk kazandığı an çözülmekte olan yapıya karşı öznelerin hakikati yakalamak ve ona direnmekte yaşadığı güçlüğü ifade eden Baumancı sosyoloji Marx ve Engels’in “katı olan her şey buharlaşıyor” söyleminin yerine “katı olan her şey ‘akışkan’laşıyor” söylemini getiriyor. Günümüz koşullarının bu akışkanlığı hakikati ve faili sürekli olarak elimizden kaçırıyor oluşumuzun en birincil sebebidir. Küreselleşme ve enformasyon devrimi gibi masum kavramlarla ifade edilen süreçlerin tümü, akışların dolaşım ağı içerisinde dayattığı sürekli değişken hakikat ile kaçış çizgilerini ve kendi çeperinde açılabilecek muhtemel yarıkları tam anlamıyla kapatabilmeyi başarabilmiş, gittikçe failsizleşen ya da bu izlenimi yaratabilen, yeni bir iktidar modelinin hizmetindedir. Günümüzde gözetim olgusu da modernitenin bu akışkanlığına oldukça başarıyla eklemlenebilmiş gözüküyor.


Panoptikonun Radikalleşmesi ve Akışkanlaşması

Pragmatist bir hapishane reformcusu olan mimar Jeremy Bentham Panoptikon şemasını “bir üst aklın, gücü elde etmesinin yeni bir modeli” gibi söylemlerle hayata geçirirken bu şemanın modern toplum ve iktidarın yeni formunun apaçık bir dışavurumu olduğunun belki de farkında değildi. Yunanca Pan(Bütün) ve optikon(gözlemlemek) kelimelerinin birleşim olan panoptikon “her yeri gözleyebilen” anlamına gelmektedir. Michel Foucault’nun tespit ettiği gibi modern iktidarın başlıca koşulu olan disiplin pratiklerinin temeli bu şemaya dayanmaktadır. Ortadaki gözetim kulesinin çevresindeki birkaç katlı tek kişilik hücrelerden oluşan bir halka üstüne kurulu bu şema, dış pencerelerden sürekli olarak sızan güneş ışınlarıyla adeta ortadaki gözetim kulesini görünmez hücreyi ise aydınlık kılan yapısıyla mahkûmda sürekli olarak gözetlenebilme ihtimalinden yola çıkarak bir “öz-disiplin” yaratmayı amaçlamaktaydı. Mahkûm ne zaman izlendiğinin bilgisine asla vakıf olamadığından zihninde sürekli olarak izlendiğine –izlenebilir olduğuna- dair bir düşünceyle hareket eder. İstenmeyen her hareketin ve davranış kalıbının sonucunun ceza olduğunun bilincinde olan mahkum sürekli olarak gözetlenebilir olmasından ileri gelen kuşkuyla kendi kendini terbiye eden bir özne konumuna indirgenir. Bedenin sürekli gözetlenmesi yoluyla “ruh”u norma uygun bir şekilde terbiye eden Foucaultcu disiplin paradigması öznenin kendi maduniyet sürecine kendi çabasıyla katılımını sağlamak için en öncelikli iktidar stratejisidir. Söz konusu disiplinci yöntemlerle norma uygun toplumsal ilişkiler inşa edilir.

Panoptikon erken dönem modernitenin hapishane formu ve gözetim pratiği olarak ele alınmalıdır. Sabitlik ve kesinlik gibi ilkelere dayanan bu gözetim modeli Bauman’ın “katı modernite” olarak adlandırdığı evreye tekabül eder. Standartlık, sabitlik ve kesinlik panoptikon modelini tanımlar. Ancak günümüzün mobese sistemiyle destekli, sosyal medya ve değişik otomasyon sistemleriyle sürekli yenilenen güvenlik ve gözetim pratikleri salt panoptik saiklerle açıklanamaz. Toplumsal alandaki tüm ilişkilerin “akışkan”laştığı günümüzde gözetimin de postmodernleşmesi söz konusudur. Ancak bu durum Panoptikon şemasının basitçe aşılmasından öte panoptik hakikatin radikalleşmesidir. Elektroniğin gözetime sağladığı geniş hareket alanı panoptikonu sayborglaştırmıştır.

Panoptikon katı ve sabit imgesiyle Deleuze’un ağaç imgesine benzer ancak günümüzde gözetim de tüm diğer olgular gibi rizomatiktir (sarmaşık gibi yayılan, ağaç imgesinin işaret ettiğinin tersine “aşağıdan yukarıya” örgütlenen ve tüm toplumsal alanı tamamıyla kapsayan örüntüler). Söz konusu bu değişim Deleuze’ün savaş sonrası Batı toplumlarında tespit ettiği disiplinci paradigmanın topyekun terk edilmesi sonucunda ortaya çıkan disiplinin yerine kontrol ve güvenliği getiren “Denetim Toplumu”nun bir sonucudur. Foucaultcu “normalleştirme toplumu”na artık ihtiyaç kalmamış yani disiplin nihai bir zaferle mutlak denetime dönüşmüştür. Disiplinci kurumlar(okul, hastane, hapishane, tımarhane) halen varlığını koruyor olsa da Foucaultcu anlamda “normalleşme üzerine sürekli bir çaba” olarak kurulan yaşam pratikleri bir kurumun dayattığı öz-disiplinden çok Bauman’ın belirttiği gibi bir “kendin-yap disiplini”ne dönüşmüştür. Söz konusu durum denetimi geçerli kılan akışkan ilişkiler bütününün daha belirleyici olarak karşımıza çıkmasına neden olmuştur. Katı modernitenin gözetim şeması olarak Panoptikonun marjinal bir etkisi vardır. Ancak artık gözetim olgusu gündelik hayatın kılcallığı içinde karşımıza çıkmaktadır. Günümüz akışkan gözetimin etkisi marjinal değil, çoğu noktada belirleyicidir.

Panoptikon şemasında “denetmen” merkezde yükselen kule içinde ilahi bir konuma sahiptir. Ve denetmenin varlığı kuleyle bütünleşmiştir. Bugün ise gözetimin denetmeni –faili- belirsizdir. Mahkumlar ve denetmen arasındaki karşılıklı bağımlılık günümüzde sona ermiştir. Panoptikon şemasında her ne kadar denetmen kulede varlığını gösteriyor olsa da bazen mahkumla doğrudan bir ilişkiye de girmektedir. Ancak günümüzde failin tamamen görünmez olduğu söylenebilir. Fail denetim toplumunun dayattığı ilişkiler bütünü sonucunda belirsizleşmiş ve varlığına ihtiyaç kalmamıştır. İktidar ve politika mefhumlarının da giderek birbirinden ayrılmakta olduğu günümüz koşullarında ulus-devlet düzeyinde kalan politik etkinlik küresel dünyanın dolaşım ağı içerisinde anlamsızlaşmış ve küresel ilişkiler ağına katılan öznenin sorunlarından çok daha ayrıksı bir hal almıştır. Politik kontrol olmaksızın iktidar bir belirsizlik kaynağına dönüşmüştür. Ekonomi politikasında değişim yapan bir hükümetin sonucu borsa gibi belirsizlik kaynağından bekliyor olması ve bu konuda elinin kolunun bağlı olması politika ile iktidarın nasıl ayrıştığının bir göstergesidir. Söz konusu bu yeni durumda giderek failsizleşen iktidarın vücut bulmuş hali diyebileceğimiz gözetiminde ulus-devletle birlikte ama onu aşarak bir işlev gördüğü açıktır. Gözetim artık son derece yerel kalan politikadan uzak bir zaman ve mekanda, küresel sınırların ötesinde, ağsal bir dolaşıma içkin evrensel bir “yok-yer”de ikamet eder. Disiplin ve güvenlik(düzenleme-denetim) paradigmalarının amorf bir hal alarak gözetimde bütünleşmesi bu durumun bir başka yansımasıdır. Günümüzde önceleri yalnızca disiplinci kurumların pratiği olan gözetim, mobese sistemiyle sokaklara da taşınmıştır. Hapishane, okul hayatı gibi süreçlerle disiplin sürecinden geçmesine rağmen norma aykırı davranış biçimlerinde bulunan kesimlerin yeniden disiplinci süreçlere sokulmasını ifade eden gözetimci bir iktidar pratiğiydi. Ancak mobese sistemiyle beraber denetime yakalanan yani norma aykırı davranış kalıpları içinde bulunan öznelerin yeniden disiplinci süreçlere gönderilmesine gerek kalmamıştır. Çünkü özneler zaten mobesenin gözetimi altında sürekli bir disiplin süreci içerisindedir. Mobese sistemiyle beraber sokaklar özneler arası şeffaf hapishanelere dönüşmüştür. Bu durum bir bakıma disiplinin terk edilerek güvenlik vurgusunun iktidar süreçlerinin öncelikli vurgusuna dönüşmesine neden olmaktadır. Artık güvenlik olgusu Minority Report(2002), Person of İnterest(2011) gibi film/roman ve dizilerde olduğu gibi geleceğe yönelik bir projeye dönüşmüştür. Söz konusu eserlerde gelecekte gerçekleşecek olayları tahmin edebilecek dijital teknik ve istatistiksel akıl yürütmenin geçerli olacağı -günümüzden bakınca pek yakın duran- bir gözetim hakikati içinde iktidar kendi çeperindeki muhtemel tüm yarıkları kapatmış durumdadır. Gözetimin bu güvenlikçi paranoyası içinde yaşadığımız koşulların Orwellci “Büyük Birader” metaforundan çok (Büyük Birader bir denetmen- fail olduğundan panoptiktir) Kafkaesk bir hakikatin parçası olduğumuzun göstergesidir.

Artık gözetim belli bir fail tarafından uygulanan pratikler olmaktan çok tüm öznelerin sosyal medya ve güvenlik paranoyası gibi etmenlerle birbirlerine ve doğrudan kendi mevcudiyetlerine uyguladıkları bir ilişki biçimidir. Yani özne ve iktidar ayrımı ortadan kalkmış tüm özneler gözetim konusunda faile dönüşmüştür. Bu aynı zamanda failin ölümü anlamına da gelmektedir. Bireyselliğin giderek arttığı günümüz koşullarında gündelik sorunlarına politika aracılığıyla çözüm üretemeyen birey karşılaştığı küresel ölçekli sorunlara bireysel çözümler yoluyla cevap vermektedir. Burada söz konusu olan artık politikadan ayrışmış olan küresel iktidarın özneyle tam anlamıyla bütünleşmiş olmasıdır. Burada Bauman’ın “iki numaralı yönetim devrimi” olarak nitelediği durum açıklayıcı olacaktır. Şirket içi ilişkilerde yöneticinin peşindeki danışmanlar ordusunun sayısal olarak giderek arttığı günümüz koşullarında yönetenin sorumlulukları da yönetilenin omuzlarına yığılmış durumdadır. Haftada yedi gün, yirmi dört saatlik performans gözetimi altında yönetilen –çalışan- özneler varoluşlarını ortadan kaybolma özgürlüğüne sahip yönetenin-patronun- işlerini en hızlı şekilde bitirmeye indirgemektedir. Bu özneler panoptik kuleyi geçersiz kılacak şekilde kendi kendilerinin bekçisi olmak özelliğine sahiptir. Burada günümüz koşullarının dayattığı Foucaultcu anlamda yeni bir yönetimsellik pratiği karşımıza çıkar. Yönetimselliğin söz konusu yeni formu Foucault’nun eserlerinin temelini oluşturan ve “kültürel bilinçdışı”nı görünür kılmaya çalışan “kendi maduniyet sürecimize kendi çabamızla neden katıldığımız?” sorusunun işaret ettiği hakikatin radikalleşmesidir. Kurumsal disiplin pratiklerinin özneye dayattığı öz-disiplin artık kendini gerçekleştirmek için herhangi bir kurumsallığa ihtiyaç duymamaktadır. Bu Bauman için artık bir nevi “kendin-yap” disiplin modelidir. Bauman, Etienne de la Boetie’nin günümüz koşullarını gözlemleme şansına sahip olsa ünlü “gönüllü kölelik” deyimi yerine “kendin-yap köleliği”ni kullanacağını belirtir. Bu durum aynı zamanda bürokratik bakış açısının gündelik hayata postmodern bir formda eklemlendiğinin göstergesidir. Bauman’ın “kayıtsızlaştırma” (adiaphoriation) olarak kavramsallaştırdığı bir çeşit sinizm türü diyebileceğimiz olgu burada karşımıza çıkar. Gündelik hayatta artık sıklıkla duyduğumuz “bu benim yetki alanımda değil” ya da “bu benim sorunum değil” gibi cümleler özneyi kendi tekilliğinin dar sınırlarına hapseden ve sinik bir ben-merkezciliğe indirgeyen –kayıtsızlaştıran- yeni tip “kendin-yap köleliği”nin dışavurumudur. Gözetim de söz konusu yeni durumun koşullarına uyum sağlamış gözükmektedir. Artık özneler gözetimin hem faili hem de madunu konumundadırlar. Sosyal medyanın bir dayatması olarak teşhirci bir sapkınlıkla baştan çıkartılan özneler röntgenci bir hazcılık uğruna kendi mahremiyetlerini kendi elleriyle yok eden öznelere dönüşmüştür. Burada gözetimin de bir tür “kendin-yap” mantığıyla şekillendiği aşikâr… Artık Panoptik gözetim kulesinin yerini self-panoptisizmin aldığını söylemek hiç de yanlış olmaz…


Ban-Optikon-Sinoptikon ve Hazza Satılan Mahremiyet Olarak Self-Panoptisizm

Sosyal medyanın gözetimin akışkanlaşması ve mahremiyetin kaybı gibi konulardaki etkisi tartışma götürmez bir hakikat olarak karşımızda... İnternetle beraber anonimliğin ölümü ve yaşanan mahremiyet kaybı gözetimin akışkanlaşmasında belirleyici nedenlerindendir. Özneler sosyal medyanın sunduğu harikalar diyarına karşı mahremiyetlerini feda eder konumdadırlar. Cemaat kavramının sosyal bilimlerdeki kullanımının yerine geçen “ağ” kavramı artık sosyal ilişkilerin çoktan elektronik ve siber ilişkilere dönüştüğünün kanıtıdır. Günümüzde sosyal medya kullanımı kişinin özgür seçimine bırakılmaktan öte iktidar dispositiflerince (Tertibatları) öznelerden adeta zorla talep edilmekte ve sosyalleşmenin bir ön şartı olarak sunulmaktadır. Postmodern hücreleşme (parçalanma) sonucu yalnızlaşan özneler sosyal ve bireysel hazları uğruna kendi mahremiyetlerini kendi elleriyle gözetime sunmaktadır. Bu noktada kapitalizmin dayattığı rekabetçi zihniyetle güdülenen “görünür olma fetişizmi”nin etkisi de son derece açık… Görünür olma fetişiminin bir sonucu olarak bugünlerde çok popüler olan “selfie” olgusu self-panoptisizm vardığı son noktayı gözler önüne sermektedir. Sosyal medya teşhir ve röntgene dayanan ilişkiler bütünü olarak Slavoj Zizek’in de belirttiği gibi “bakılanla beraber bakanı da aynı nesneleşmeye tabi tutan” panoptik gözlemci-denetmeni sosyal alana yayarak her bir özneyi hem fail hem madun kılmak gibi bir etkiye sahiptir. Bir metaforla açıklayacak olursa Alfred Hitchcock’un “Rear Window”(1954) isimli filminde sakatlığı sürece elindeki dürbünle bir iç bahçeye açılan penceresinden bir eğlence olarak röntgencilik yapan Jefferies karakterinin gözlediği apartman dairelerinin sakinleri de –sosyal medyayla birlikte- artık kendi dürbünlerine sahip birer röntgenci durumundadır. Bu yeni düzende herkes hem gözleyen(röntgenci) hem de gözlenen(teşhirci) konumundadır.

Artık sosyal medya görmezden gelinmeme, damgalanmama, ihmal ve terk edilmeme ve aslında tüm bunların ötesinde “dışlanmama” umudu olarak karşımızdadır. Yeni siber sosyal ilişkiler dışlanmamak için teşhiri zorunlu kılmıştır. Eski panoptik hapsedilme korkusunun yerini “dışlanma” korkusu almıştır. Eski panoptik “asla yalnız değilim” korkusunun yerini “asla yalnız olamama” durumu almıştır. Dışlanma korkusu teşhirin sapkın keyfiyle yok edilmiştir. Güvenlik politikaları adı altında güvensizliğin kamçılandığı günümüz koşullarında özneler dışlanmamak için dışlamalı özgürlük için hapsetmelidir. Sosyal medyanın girişiyle bozulmuş olan “Rear Window” senaryosunda her bir röntgenci güvenliğe aykırı herhangi bir durum için her an tetiktedir. Söz konusu güvenlik olgusunu anlayabilmemiz için gözetim konusunda panoptikona alternatif yeni açıklama girişimleri olan “sinoptikon” ve “ban-optikon” kavramları oldukça elverişli…

Thomas Mathiesen’in sinoptikon kavramı panoptik “azın çoğu izlemesi”nin yerine günümüzde kitle iletişim araçları, disiplinin tamamen içselleştirilmesi ve gözetimin akışkanlaşması sonucu “çokun azı izlediği” bir hakikati koyuyor. Sinoptikonun panoptikin kitle iletişim araçlarıyla girdiği ilişkilerin açığa çıkarılması için son derece önemli bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. Sinoptikon Bauman’ın ifadesiyle basitçe bir “kendin-yap” panoptikonu, failinin her bir özne olduğu “gözetimsiz bir gözetim biçimi… Didier Bigo’nun Jean-Luc Nancy’nin Agamben’den devşirdiği “Ban” (yasak) fikriyle Foucault’nun optikonunu birleştirdiği ban-optikon kavramı ise sinoptik gözetmensiz gözetimin geçerli olduğu homojen- öz-disiplinli kitlenin kurulmasını sağlayan sanal-kültürel bir dışlama aracı… Ban-optikon kültüre içkin ve bir yönüyle “Minority Report” filmindeki gibi meydana gelmemiş ama meydana gelmesi muhtemel “sapma”ları belirler. Ban-optikon şemasının işlevi bir grubu ya da azınlığı –o azınlığın dispositifin belirlediği davranış kalıplarının dışında kalıpları deneyimlemesi ihtimalinden hareketle- istenmeyen toplumsal kesimler (özellikle göçmenler) olarak dıştalar. Ban-optikon toplumsal sınıflandırma yaparak istenmeyen kategorileri kurar. Soyut bir aygıt olarak ban-optikon antagonizma sayesinde kurduğu “kendin-yap” gözetiminin geçerli olduğu (sinoptikonun geçerli olduğu) bölgelere girişi korur. Ban-optikonu disipline edici değil güvenlikçi-denetimci itkiler yönlendirir. Ban-optikonun işlevi panoptik şemanın “içeride tutmak” mantığının karşısında “dışarıda tutulacak” kesimleri belirlemesidir. Metaforumuz üzerinden gidecek olursak ban-optikon, “Rear Window”un açıldığı ve herkesin herkesi röntgenleyerek gözetmensiz gözetimi geçerli kıldığı iç bahçeye girişi korur…


Akışkan Gözetimde Kaçış İmkan(sızlık)ları

Foucault’nun iktidarın her şeyi kapsadığı için değil, her yerden geldiği için iktidar olduğunu ifade edişi üzerinden yarım asra yakın bir süre geçti. Söz konusu olan iktidarın yalnızca kurumsal olmayıp özneye içkin, özneyi kuran ve şekillendiren bir süreç olduğuna, iktidarın kendini mikro örüntülerdeki ilişkiler üzerinden kurabildiğine yönelik açıklama biçimi günümüzde belki de hiç olmadığı kadar geçerli… Gözetimin günümüzdeki radikalleşmiş koşullarıyla karşılaştırıldığında Foucault’nun panoptikon şemasına atfettiği anlam “her şeyi kapsayan” iktidar hipotezi olarak eleştirdiği açıklama biçimine daha uygundur. İktidar bugün Foucault’nun tahmin edebileceğinden çok daha radikal bir noktada özneleri içselleştirmiştir. Öyle ki disiplin bir kendiliğindenliğe dönüştürülerek terk edilmiş yerini salt güvenlik almıştır…

Sosyal medya düşünüldüğünde Foucault’nun itiraf edimine atfettiği anlamdan bahsetmek yerinde olacaktır. Foucault itirafın doğruluğun kıstası olarak kabul edildiğini ifade etmiştir. Onun kast ettiği itiraf son derece mahrem bir şekilde bir rahibe ya da psikanaliste yapılan öznenin kişisel tarihindeki önemli bir bilginin gün yüzüne çıkmasıdır. Foucault itirafın Geleneksel toplumda dinsel arınmanın, modern toplumda ise kişisel sağlık ve refahın aracı olarak sunulduğunu ifade etmiştir. Günümüzde ise sosyal medyadaki itirafı değersizleştiren onu basit bir teşhirciliğin temeline alan hakikatimiz, itirafı siberleşen sosyal ilişkilere katılabilmenin giriş bileti olarak belirlemiştir.

Panoptik günümüzde gözetim kulesini görünmez kılmayı başarabilmiş gözükmektedir. Öznelerin öz-disiplinli varoluşları, güvenliği ön plana çıkaran kaygıları ve sosyal medyadaki self-panoptisizmi “gözetmensiz gözetimi” mümkün kılmaktadır. Ve günümüzde cezanın yerine ödülü normatif düzenlemelerin yerine baştan çıkartma ve ayartmayı, polisliğe karşı arzuları terbiyeyi öne çıkarıp bunu mümkün kılan postmodern iktidarında kaçış çizgileri yaratabilme konusu öznelerin kendi mikro-politik savaşımlarıyla mümkün olabilir. Ancak söz konusu olabilecek en ufak bir kaçış çizgisi dahi postmodernite tarafından kolayca baştan çıkartılabilir. Bauman’ın “katı olan her şey akışkanlaşıyor” söyleminde gözden kaçan nokta akışkanlığın buharlaşmanın ön safhası olduğudur. Bu noktada beliren temel sorun gelecekte gerçekleşecek “buharlaşma”nın (çözülmenin) yalnızca yapının çözülmesi-çökmesi mi olacağı yoksa yapının toplumla beraber mi çökeceği sorunudur… Postmodernitenin kendi karşıt süreçlerini kendine mal edebilen ya da alt-kültürleştirip ehlileştirebilen yapısında iktidar çeperinde bir yarık açabilmek ancak tepkisellikten uzak bir yaratıcı siyasetle mümkün olabilir. Ancak bu siyasetinde kendi otoriterleşme ya da postmodern ehlileştirilme potansiyeline karşı uyanık olması elzemdir. Bu yaratıcı siyaset “buharlaşma”nın mahiyetini (yalnızca yapının sonu mu, yoksa toplumun kıyameti mi?) belirleyecektir…


Çağrı Uluğer

8 Mart 2010 Pazartesi

Hakikatin Faili İktidarın Madunu: Entellektüel

Michel Foucault, 1973 yılında Billancourt’daki Renault fabrikasından militan bir işçi olan Jose’yle yaptığı sohbette Jose’nin entelektüelin, sömürülenlerden gelen ışığı yansıtan bir ayna işlevi gördüğüne yönelik cümlesini “entelektüelin rolünü biraz abartmıyor musun, acaba?” diye cevaplamaktan kendini alamaz. Entelektüelin söz konusu rolü ile ilgili mübalağa, Kıta Avrupası düşüncesinde savaş sonrası dönemde gerçekleşecek düşünsel kırılmalara dek geçerliliğini koruyan hakikatin efendisi, toplumun bilincinin/vicdanının sözcüsü olan “öncü” yani bir nevi “kutsallığa” sahip olduğu düşünülen evrenselin bir taşıyıcısı olan “peygamber entelektüel” modeline yönelik inanca ve bu inancı mümkün kılan yabancılaşma, ideoloji, mutsuz bilinç, gibi kavramlarla anlam bulan teorik perspektiflere dayanmaktaydı. Savaş öncesindeki düşünce, öznellik ve bilgi konusundaki bilgimizi yapılandıran kökeni Platon’a giden ve felsefe tarihi içinde hakikat ve görünüş ya da numenon ve fenomenon gibi değişik biçimler alan ayrımlardan yola çıkarak, öznelliğin belirli bir iktidar sistemi tarafından üretilen yanılsamalarla –ideolojiyle– manipüle edildiğini ve hakikatin bu şekilde görünmez kılındığını ifade eder. Modern sosyal bilimin ya da Marksizmin bu düşüncesi, rasyonalite yoluyla ulaşılabilir olan bilginin, özünde nesnel, nötr (modern sosyal bilim, pozitivizm) ya da özgürleşimci (Marksizm) olduğunu öne sürer. Yani özne rasyonalite yoluyla sahip olduğu bilgiyle özgürleşip, fenomenon’un altında saklı olan hakikate ulaşarak, numenon’un içeriğine vakıf olabilir. Ve nihayetinde bu numenon’u eylem yoluyla değiştirebilir yani öznenin kurucu olabilme imkânı söz konusudur. Bu düşüncenin Marksizm’in tarihsel olarak en öne çıkmış ve o dönemde tartışılmakta olan yorumu Leninizm için karşılığı bir öncü parti ve partinin ihtiva ettiği entelektüel kadrosunun bilinç taşımasıyla işçi sınıfının kendi ontolojik ayrıcalığı ve öncülüğünün farkına varmasıdır. Gramsci’nin ifadesiyle “Organik Aydınlar”ın rolü partiye bağlı olarak ürettikleri bilgiyi fenomenon’un yanılsamalı dünyası yani ideoloji tarafından yabancılaştırılan işçi sınıfına taşıyarak hakikati apaçık bir şekilde gözler önüne serebilmekti. Ancak tarihsel ilerlemenin motoru işçi sınıfının öncüsü olan entelektüel nosyonunun sonucu yıkılan burjuvazinin yerine “bürokratik bir burjuvazinin” geçmesi oldu. 1956 yılında Kruşcev raporlarının şok etkisinden sonra “Sosyalizm ya da Barbarlık” grubu üyelerinin çıkardığı “Arguments” dergisinin yazar kadrosu (Edgar Morin, Cornelius Castoriadis, Jean François Lyotard, ve Roland Barthes gibi isimler) kendilerine “Marksizm-sonrası” aydınları adını verir. Artık aydınlar Foucault’nun “komünistoloji” olarak tanıladığı Komünist Partinin Marx’ı kullanma biçimi üzerindeki ipoteğine başkaldırır. “Arguments” dergisinin 1962’de başlangıçtaki söylemlerine ve Marksizme karşı büyük bir hayal kırıklığıyla kapanmasının ardından 1968 Mayısında FKP’nin eylemlerin önüne set çeken ve trajikomik bir biçimde de Gaulle’le aynı konuma düşen tavrı söz konusu kopuşu radikalleştirir. 68 Mayıs’ı, devrimci hareketi, iktidara karşı iktidarı aratmayan bir biçim almış olan kurumsallaşmış Marksist-Leninizm’in boyunduruğundan kurtarmıştır. Başkaldırı, öznelerin kendiliğinden eylemlilikleri içinde olumsallığı ve onun devrimci potansiyelini nasıl keşfedebileceklerini, pratiğin doğru aracı yaratacağını göstermiştir. Foucault’nun deyimiyle, 68 Mayıs’ı, devrimci düşünceyi “iktidara aşık olmuş” olan “siyasi asetikler, hırçın militanlar, teori teröristleri, siyasetin ve siyasi söylemin katışıksız düzenini korumak isteyenler. Devrim bürokratları ve hakikat memurları”nın hareketi boğan “öncülük” hevesinden azad etmiştir. Artık Fransız düşüncesi Marksizmi kendine payanda etmeyi bırakır ve Ali Akay’ın deyimiyle “Tekil Düşünce”ye yönelir. Yaşanan bu paradigma değişimiyle beraber entelektüelin rolüne yönelik yeni bakış açıları doğmuştur. Foucault ve Deleuze’ün L’Arc dergisi için entelektüelin konumu ve rolü üzerine yaptıkları söyleşide konuya yönelik yeni fikirler karşımıza çıkmaktadır. Artık teoriyi mutlak görüp aşkınlaştıran, pratiği, adeta, teoriyi haklı kılmak için kullanan bakış açısının yerine teoriyi “alet çantası” olarak ele alan bir bakış açısının geçişi söz konusudur. Yani pratiğin teoriye tabi kılınmasının yerini teorinin pratiğin emrine verilmesi almıştır. Artık teori “tarihsel bir matematik” öne sürmez, yalnızca pratik için doğru araçlar yaratmayı kendine amaç edinir. Foucault’nun “spesifik entelektüel” deyimi bu yeni teori anlayışının bir sonucudur. Ancak spesifik entelektüel deyiminin aydına yönelik yeni konumlandırmasını anlamak için Foucault’nun arkeoloji ve soybilim yöntemiyle ortaya koyduğu epistemik savları incelemek gerekmekte...


Söylemin -Temsili- Düzeni = Hakikat?

Foucault’nun arkeolojik yöntemi doğru bilginin yöntemini aramanın beyhudeliğine işaret eder. Arkeolojik çözümleme için önemli olan belirli bir çağda bilgi rejimlerinin nasıl kurulduğu yani şeylerin bilgisinin doğru ya da yanlış olarak nasıl kurulduğudur. Foucault’nun yöntemi “bazı ifadelerin doğru bazı ifadelerin yanlış olduğunun tespit edilmesine imkân veren kuralların ne olduğunun araştırılmasıdır.” Foucault dikkatini düşüncemizin çeperlerini görünür kılmaya yönlendirir. Aslında hakikat olmayan ama hakikat işlevi gören söylemlerin nasıl kurulduğuyla ilgilenir. “Foucault için, hakikati aramak, hakikat oyunlarını, belirli bir anda iktidar ilişkilerinin nirengi noktası haline gelen nesnelerin –haklarında doğruyu ya da yanlışı söylemenin belirleyici bir şeyi temsil ettiği nesnelerin– kurulma tarzını, eski durumuna kavuşturmaya çalışmak demektir.”

Bu noktada Foucault’nun “hakikat oyunları” (jeux de verite) kavramı açıklayıcı olacaktır. Foucault için söylem şeyleri “doğru yanlış oyunu”na sokarak belirli bilme biçimlerini bilgi rejimi içinde hiyerarşik olarak alt kısımda konumlandırır. Ve bu şekilde düzenli olarak hakikat etkileri yaratır. Bu hakikat etkileri kurumsal bir yapıyla desteklenir ve hakikatin kuruluşu bu şekilde mümkün olur. Foucault’nun önemli ayrımı bilgi (savoir) ile bilme (connaissance) arasındadır. Bilgi, belirli bir çağın koşullarında kendini bilimsel ya da kurumsal söylemlerle ortaya koyan hiyerarşik anlam bütünleridir. Bilme ise söylem şeklini alamayan ve aslında söylemin kurduğu bilgi rejimleri tarafından hiyerarşik olarak aşağıda konumlandırılan yani dışlanan bilme biçimleridir. Örneğin klasik çağda (17.yy) yavaş yavaş kurulan deliliğin bilgisi, söylemde “akıl hastalığı” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu söylemsel oluşum kendini tımarhane kurumunun doğuşuyla perçinler ve böylece deliliğin kapatılma pratiklerine tabi tutulmasına başlanır. Klasik çağ için delilik olgusunda bilme (connaissance) delinin sahip olduğu bilme biçimlerine tekabül eder. Yani Foucault için söylem, temsil etmeye kalktığı ve aslında hakikat olmayan ifadeleri belli bir bilgi rejimi altında bütünleştirerek hakikati bizzat kurmaktadır. Ancak söylem “tarihsel bir a priori’ye” yani epistemeye bağlıdır. Episteme belirli çağlarda belirli söylemlerin doğuşunu mümkün kılan koşullar bütünüdür. Klasik çağdan önce hakikat oyunlarına tabi tutularak bir bilgi rejiminde konumlandırılmamış olan delilik olgusu ancak klasik çağ’ın epistemesiyle bir hakikat söylemine dönüşebilmiştir. Episteme –yani Foucault’nun soybilim yöntemine geçişiyle beraber “iktidar” olarak kavramsallaştırdığı ilişkiler bütünü- söylemle söylemin temsil etmeye kalktığı şeyler arasında bir bağdaşıklık kurulmasını sağlar. Söylem ve olgular arasında anlamlı bir bağdaşıklık, bir hakikat olduğu varsayımı iktidar tarafından yaratılır ve yeniden üretilir. Soybilim bu noktada hakikat istencinin iktidar istencinden ayrı tutulamayacağını ifade eden Nietzscheci bakış açısından yola çıkar ve söylemin maddi koşullarına yani söylemsel olmayan pratiklere -doğrudan iktidara- yönelir. Soybilim söylem yoluyla kurulan bilginin deneyimselliğe dönüşerek öznelliği nasıl kurduğunu açıklığa kavuşturan bir yöntemdir. “Soybilim projesinin altında yatan şey ne empirizm ne de kelimenin alışıldık anlamında pozitivizmdir: söz konusu olan yerel, süreksiz, diskalifiye olmuş, meşrulaşmamış bilgileri, onları doğru bir bilgi adına, birilerinin elindeki bir bilimin hakları adına süzgeçten geçirecek, bir hiyerarşi içine yerleştirecek, düzenleyecek birleştirici teorik bir merciye karşı harekete geçirmektir. Dolayısıyla soybilimler daha dikkatli ya da daha kesin bir bilim biçimine yapılan pozitivist bir dönüş değildir, soybilimler tam anlamıyla anti-bilimlerdir.” Soybilim hakikat söylemlerinin aslında hakikatı kurduğunu ve hakikatın iktidar ilişkileriyle olan rabıtasını ifşa eder. Foucault İnsan bilimlerinin doğa bilimleri gibi aslında gerçek bir nesneye sahip olmadığını, insan bilimlerinin epistemik kökenlerinin kuşkulu ve kaypak oluşunun insan bilimlerini iktidar ilişkilerine açık kıldığını belirtir. Foucault, moderniteyle birlikte düşüncenin dogmatizmin uykusundan uyanarak antropolojizmin (insan mutlaklaştırmasına dayanan evrenselci indirgemeci açılımlar) uykusuna yattığını ve aslında dünyanın büyüsünün hiç de bozulmadığını yalnızca yeni bir büyünün keyfine kapıldığımızı ifade eder. Hakikat söylemleri indirgemeciliği ve evrenselliğiyle olguları tek bir merkezde toplayarak belirli bilgi rejimleri belirlemekte ve hiyerarşide üst konumda olan bilme biçimlerinin deneyimleriyle öznelliği kurmaktadır. Hakikat yalnızca bir kurgudan ibarettir. Garfinkel’in etnometodolojisiyle Foucaultcu analizi birleştirebilirsek; söylemin düzeni yarattığı hakikat etkileri sonucu öznelliği kurar ve öznellik, belirli bir hakikat söylemi çerçevesinde somutlanan-kısıtlanan deneyimlerin öznesi olmaya alıştığı için hakikati gündelik hayat içerisinde sürekli yeniden üretir. Foucault’nun hakikat, bilgi/iktidar ve öznellik arasında kurduğu bu ilişkisellik Kıta Avrupa’sı düşüncesinde temel bir kırılmaya işaret eder. Kurucu özne nosyonunun yıkılışı… Öznelliğin bir kurulan oluşu Platoncu düşünceyi altüst eder. Foucault, Platon’dan beri bilginin ön gerekliliği olarak ele alınan öznelliğin bir kurgu olduğunu ifade ederek kuşkunun yorumbilgisini kuşkulu hale getirir. Bilgi pozitivistlerin iddia ettiği gibi nesnel ya da Marksistlerin iddia ettiği gibi özgürleşimci değildir. Bilinç hakikati kavramamızı değil, hakikatin içinde var olabilmemizi sağlamaktadır. “Hakikat özgür ruhların ödülü ve uzun yalnızlıkların çocuğu olmadığı gibi, kendilerini özgürleştirmeyi başarmış olanların ayrıcalığı da değildir. Hakikat bu dünyaya ait olan bir şeydir: Hakikat çok sayıda zorlama sayesinde ortaya çıkar. Ve düzenli iktidar etkileri yaratır.” Soybilim insan bilimlerinin hakikat etkilerine karşı söylemin düzeninden dışlanan ya da bilgi rejiminde hiyerarşik olarak altta konumlandırılan yerel, süreksiz, diskalifiye edilmiş bilme biçimlerinin ve bu bilme biçimlerinin işaret ettiği deneyimsellikler alanının imkanlarını gösterir. “Söz konusu olan, hakikati her türlü iktidar sisteminden kurtarmak değil (hakikatin kendisi zaten iktidar olduğuna göre, bir kuruntu olmaktan öteye gitmez bu); hakikatin gücünü şu anda içinde etkili olduğu toplumsal, ekonomik ve kültürel hegemonya biçimlerinden kurtarmaktır.”

Foucault’nun bu teorik girişimi yanlış kavramlarla düşündüğümüzü göstermektedir. İdeoloji kavramı öznenin manipüle edilerek bir hakikati görememesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İdeoloji ve yabancılaşma gibi kavramlar bir tür kurucu özne nosyonuna dayanır. Halbuki Foucault öznenin tam anlamıyla bir kurulan olduğunu ifade etmektedir. İdeoloji kavramı çarpıtılan saf bir insan özü nosyonuna gönderme yapar. Söz konusu edilebilecek herhangi bir insan özü nosyonu tam da iktidarın hakikat söylemlerinden başka bir şey değildir. Foucault için sorun yabancılaşma ya da ideoloji olmaktan çok hakikatin kendisidir. Foucault’nun hakikat, iktidar ve öznellik üzerine bu savları entelektüelin konumuyla ilgili yeni bir perspektif ortaya koyar: “spesifik entelektüel”


Spesifik ya da “Kibirsiz” Entelektüel Bilinç Taşımıyor!

Foucault’nun teorik girişimi, entelektüelin hakikati temsil etmediğini aksine entelektüelin hakikatin üretilmesi konusundaki fail konumunun doğrudan doğruya iktidar süreçlerine hizmet ettiğini açıklığa kavuşturur. Bu noktada entelektüelin hakikati bilen olmaktan çok ontolojik bir böbürlenmeye kapılarak hakikati kendi kendine üreten bir paranoyak olduğu ortaya çıkar. Kendi “yorumunu” hakikat söylemine çevirerek evrensel bir bilincin sözcüsü olmak paranoyak entelektüelin kendi kendine sahneye koyduğu bir tiyatrodan öte değildir. Ve sahne bizzat iktidar tarafından kurulmaktadır. Buna karşın spesifik entelektüel bilgisine vakıf olduğu spesifik alanın içinde üretilen bilgi rejimlerini açıklığa kavuşturmayı görev edinir. Örneğin bir psikiyatri kurumunda çalışan entelektüel içinde bulunduğu kurumsallığın kurulmasına olanak sağlayan hakikat söylemlerini ifşa edebilir. Ve söz konusu hakikat söylemlerinin dışladığı ya da karşı çıkarak kendini kurduğu bilme biçimlerini açıklığa kavuşturmak spesifik entelektüelin amacını oluşturmaktadır. Spesifik entelektüel kendi sahip olduğu erüdisyon (derinlik) yüklü bilgiyi, dışlanan bilme (connaissance) biçimleri için kullanır. Foucault’nun girişimleriyle kurulan “Hapishaneler Üzerine Haberleşme Grubu”nda (GIP) Foucault yalnızca mahkumların kendilerini ifade edebilme hakları için bir aracı yaratmıştır. Burada madunlar adına konuşan onların sözcüsü olan entelektüele karşı madunlara doğru araçları veren onlar adına konuşmaktan ziyade onların konuşmasına olanak sağlayan bir entelektüel söz konusudur. Spesifik entelektüel adalet adamı ya da peygamber değil bir bilgin/uzman modelidir. Kurumsallık içinde sahip olduğu konumla diğer öznelerden çok daha ötede iktidar ile ilişki içindedir ancak bu durum onun stratejik önemini de gösterir. Spesifik entelektüel asla evrensel bir hakikatin sözcüsü olarak kitlelerin öncüsü olma rolüne soyunmaz. O eylem içinde entelektüel olmayan diğer öznelerden ne daha az ne de daha fazla bir öneme sahiptir.

Deleuze, Foucault’nun bize çok temel bir şey öğrettiğini ifade eder: “başkaları adına konuşmanın onursuzluğu”. Gezi Parkının bir çıktısı olan park forumlarının nasıl bir “bilinç taşıyıcıları” istilasına uğradığını ve söz konusu “bilinç taşıyıcıları”nın bilinçlendirmek ve “öncü” olmak hevesiyle halkın doğrudan demokrasi isteğinin nasıl önünü tıkadığını ve eylemi boğduğunu hatırlatmamıza belki gerek var belki de yok. Ancak bizlere nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyen iktidara benzer bir biçimde, bilincimizin ne olması gerektiğini ve nasıl bilinçlenmemiz gerektiğini söyleme hakkını kendinde görenlerin, kendilerine iktidar olanağı yaratan bir tür “hakikat satıcıları” oldukları aşikardır. Söz konusu durumu düşündüğümüzde nihayetinde sorarken tereddüte düşmememiz gereken bir soru karşımızda duruyor: “İnsan devrimci bir militan olduğuna inanırken (özellikle o zaman) faşist olmamak için ne yapmalıdır?” Belki de bu soruya verilebilecek muhtemel cevapların arasında öne çıkan cevaplardan biri: “bilinç taşıma” hakkını kendinde görmemeli ve “başkaları adına konuşmanın onursuzluğu”na düşmemeli, olabilir...


Çağrı Uluğer
(Mesele Dergisi Sayı:90)