eleştri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2018 Cuma

Gösteri Toplumu Filmi Üzerine Bugüne Dek Yapılmış Eleştirilerin Lehte ya da Aleyhte Reddi

 


Günümüz sınıflı toplumunun gösterişli organizasyonu apaçık iki sonucu doğurdu. İlki, ürünlerin ve gerekçelerin niteliklerindeki genel bir bozulma, ikincisi ise, mutluluğu bu toplumda arayan insanların sever gibi göründükleri şeylerle aralarında belli bir mesafeyi korumak zorunda kalmalarıdır. Çünkü, bu insanlar, bilgiden ya da bu bilgiye derinlemesine ulaşabilecekleri, onunla tutarlı bir pratiğe dahil olabilecekleri ya da bu bilgiye dair hakiki bir beğeni geliştirebilecekleri araçlardan yoksundur.

Mesele konut koşulları, kültürel tüketim, cinsel özgürlük ya da şarap kalitesi olduğunda iyice gün yüzüne çıkan bu sonuçlar, devrimci teoriye ve ölümcül derecede hasta olan dünyamızın duyurusunu yapabilecek dişli bir dile gelindiğinde ise, doğal olarak en sert gerçekler halini alır.

Bu nedenle, modern gösterinin niteliği olan birlikteliğin, ki bu bön bir sahteciliğin ve cahil bir onaylamanın birlikteliğidir, Gösteri Toplumu filmine yönlenen, hepsi de anlayışsız çeşitli tepkilerde ifade ediliyor olması hiç de şaşırtıcı değil.

Bu muayyen anlayışsızlık kaçınılmazdır ve gelecekte de böyle olacaktır. Bu gösteri bir kumpastan öte bir hastalıktır. Güncel gazetelerde ve magazin dergilerinde yazanlar kendi dehalarını göstermemektedir, zaten, görebildiklerimizin ötesinde bir şeye de sahip değillerdir. Herbirini saran bozulmanın farkına varmaya başladıkları bir zamanda, tüm alışkanlıklarına ve fikirlerine bütünüyle saldıran bir filme dair ne denli yerinde laflar edebilirler ki? Tepkilerinin aptallığı dünyalarının yıkılıyor oluşuna verilmelidir.

Filmimi sevdiklerini iddia edenler, sevmeye güçlerinin yetebildiği diğer birçok şeyi de sevdiler ve filmimden hoşlanmayan diğer insanlarsa kendi yargıları için çok az önem arzeden diğer birçok şeye kafa salladılar.

Zayıf söylemleri kendi yaşamlarındaki yoksulluğu yansıtmaktadır. Her yerde göz önünde olan ve onları saran şeylere, uğraşlarına, sahip olduklarına ve törenlerine bir kez bakmanız ve yabancılaşmanız üzerinde saatbaşı gerçekleştirdikleri güncellemelere bir kez kulak vermeniz yeterli olacaktır.

İzleyiciler umduğunu bulmaz, bulduklarını umarlar.

Gösteri, insanları kendini sevdirecek noktaya kadar alçaltmaz; ama, birçokları bu gösteriden hoşlanıyor gibi görünüyor. Böylesi insanlar bu toplumun tatmin edici olduğuna dair güvence vererek paçayı kurtaramadıklarından, topluma yönelmiş herhangi bir eleştiriden duydukları hoşnutsuzluğu gösterebilmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Hepsi de daha iyi şeyler hak ettiklerini düşünüyorlar. Peki, onları kendi tarafına çekmeye çalışan birini hayal edebiliyorlar mı? Gerçekten bu türden bir eleştirinin haklılığına birden inanıp onu destekleyebilmek için hala zamanlarının olduğuna inanıyorlar mı? Övgü ülkesinin bu güvencesiz sakinleri durdukları yer farkedilmeksizin konuşmaya devam edebileceklerini mi sanıyorlar? Daha özgür ve dürüst bir gelecekte insanlar, geriye dönüp baktıklarında, gösterişli yalanlar sistemi tarafından kiralanmış katiplerin erdemler hakkında kibirli fikirler sunabilme ve gösteriyi reddeden bir filmin gediklerini gösterebilme yetkisini, sanki çözülen sistem yalnızca bir fikir meselesiymişçesine, kendilerine sunabildiklerini şaşkınlıkla göreceklerdir. Bu insanlara ait olan sistem gerçekte saldırı altındadır ve kendisini güç uygulayarak korumaktadır. Sahteciliğin profesyonel temsilcilerinden birçoğu işsizlik manzarasıyla yüzyüze kalmıştır, bu nedenle yapmacık argümanları artık geçersizdir.

Nesli tehlikede olan yalancıların içinde en inatçı olanlar ise hala, gösteri toplumu gerçekte var mı yoksa sadece benim uydurduğum hayali bir tasarım mı, merak ediyor. Fakat, son yıllarda, tarihin ormanları, bu insanların yanlış kartlarla kurdukları kalelerine doğru yürüyüşe geçti ve şimdilerde ise saflarını sıklaştırıyor ve hepsini ortadan kaldırmak için içeriye hücum ediyor. Bu nedenle, bugün, bu eleştirmenlerin birçoğu bir köle tavrıyla kitabıma övgüler düzüyor, sanki kitabımı okuyabilme yetisine sahipmişler ve 1976’da basıldığında da ona aynı saygıyla yaklaşabilmişler gibi.Yine de, çoğunlukla şundan yakınıyorlar: kitabımı sinemaya uyarlayarak onların hoşgörüsünü suistimal etmişim. Saldırı çok daha can sıkıcı, çünkü, bu insanlar bu çeşit bir suistimalin mümkün olabileceğini akıllarına bile getirmemişler. Öfkelenmeleri ise sadece filmde karşılaştıkları böyle bir eleştiriden, kitapta olduğundan daha fazla rahatsız olduklarını kanıtlıyor. Burada, başka bir yerde olduğu gibi, ikinci bir cephede de, mücadelede kendilerini savunmak zorunda kalıyorlar.

Çoğu kişi filmin anlaşılmaz olduğundan şikayetçi. Kimileri görüntüler yüzünden kelimeleri anlayamadıklarını, kimileri ise kelimeler yüzünden görüntülere odaklanamadığını söylüyor. Filmi yorucu bulduklarını söyleyerek ve kişisel tükenmişliklerini gururla iletişimin genel ölçütüne yükselterek, yaptıkları eleştirilerle anlamak konusunda sıkıntı yaşamadıkları, hatta büyük ölçüde katıldıkları izlenimini yaratmaya çalışıyorlar. Aynı teori, bunun izahı bir kitapla sınırlandığında da geçerli. Yapmaya çalıştıkları şey ise, gerçekte toplumun farklı anlayışları arasında yaşanan çatışmaya ve mevcut toplumun içinde yürütülen açık savaşa, sinema anlayışları arasında beliren bir uyuşmazlık diyerek kılıf uydurmak.

Ama, benim filmim onların ilerisindeyse eğer, onları enikonu zihin yorgunluğuna sürüklemiş bir toplumda paylarına düşen her şeyi anlayabildiklerini nasıl düşünebiliriz? Bu yorgun insanlar, mesleklerini, boş zamanlarını, Başkan Giscard’ın bilgeliğini ve katkı maddeli besinlerinin tadını kabul ettirebilmek üzere tasarlanmış basit safsatalara arka çıkabilmek için ticari ve politik mesajların yarattığı sürekli bir kakofoni içinde kendilerine nasıl böyle kolayca daha iyi yerler seçebiliyorlar? Problem benim filmimde değil, onların köle ruhlu kafalarındadır.

Kendi çağından daha zor olan bir film yoktur. Mesela, Fransızlara “Hayat Kalitesinden Sorumlu Bakanlık’ adıyla bir bakanlık sunulsaydı, bunun yalnızca yönetici sınıfın asırlık manevralarından biri, Machiavelli'nin dediği gibi “çoktan yitirdikleri bir şeyin hiç olmazsa ismini sürdürebilmelerine olanak tanıyan” bir girişim olduğunu anlayacak insanlar olduğu gibi anlamayacak insanlar da vardır. Portekiz’deki sınıf savaşının en başından beri özerk kurullarla organize olan devrimci işçiler ve birkaç yenik generale bağlı kalmış Stalinist bürokrasinin doğrudan yüzleşmesiyle tayin edildiğini anlayan insanlar varken, anlamayanları da vardır. Bu tür şeyleri anlayan kimseler benim filmimi de anlayacaktır, ve ben bunları anlamayan ya da başkalarını anlamaktan alıkoymayı kendilerine iş edinen kişiler için film çevirmiyorum.

Tüm eleştiriler gösteriden kaynaklanan kirliliğin aynı bölgesinden gelse de, ancak görünüşte günümüzdeki diğer metalar kadar farklılar. Birtakım eleştirmenler, filmimin coşkuyla dolu olduğunu iddia etti; ama, hiçbiri bunu gerekçelendiremedi. Kendimi ne zaman düşmanım olması gereken kimselerce onaylanıyor bulsam, kendime onların akıl yürütürken hangi hataları yapmış olabileceklerini soruyorum. Bunu cevaplamaksa çok zor değil. Çok az yenilikle ve kavrayışlarının çok ötesinde bir cüretkarlıkla karşılaşmış bu avangart tüketiciler, kendilerine, boşyere, böylesi çekici tuhaflıkları, varolmayan kişisel bir lirizm olarak addedebilecekleri bir zemin yaratmaya çalışırlar.

İçlerinden biri, örneğin, taşıdığı sözde “öfkenin şiirselliği” nedeniyle filmime hayranlık duyuyor, bir başkası filmi izlediğinde, içinde bulunduğumuz tarihi devrin ürettiği mutlak melankoliyle karşılaşıyor, mevcut sosyal yaşantının zerafetini büyük ölçüde gözünde büyütenler ise beni züppe olarak adlandırıyor. Bunlar egemen apolojinin uzun ömürlü taktiklerinden öte bir şey değildir: Var olanı yoksa, olmayanı izah et. Çözünen topluma eşlik eden eleştirel bir teorinin ilgilendiği öfkeyi dile getirmek ve öfkenin saf betimlemesini vermek değildir. Gözümüzün önünde gelişen bir harekete hız vermenin, onu tarif etmenin ve anlamanın yollarını arar. Sözde öfkeleriyle bizi bir tür yeni moda bir sanatsal içerik içine dahilmişiz gibi sunmaya çalışanlar için, bu sadece, küçük düşmüş ve ödün vermiş, iradesiz güncel yaşamlarını telafi edebilmenin bir yoludur. Ancak bu şekilde izleyici topluluğu bu yaşantılarla kolayca özdeşleşebiliyor.

Politik gericiler, doğal olarak filmimin karşısında çok daha düşmanca bir tavır takınıyor. Dolayısıyla, acemi bir bürokrat, “bir hikaye anlatarak politik film yapmak yerine, bir teoriyi dolaysız olarak filme alıyor” oluşumdaki yürekliliğe hayran olduğunu iddia edebiliyor. Ne yazık ki, bu teori onun hoşlanacağı cinsten değil. Görünüşteki “uzlaşmaz solculuğum”a rağmen, “Sol Birliği’nin üyeleri”ne sistemli olarak saldırdığım için aslında sağ kanada yaklaştığımı düşünüyor. Bu türden şişirilmiş bir terminoloji ahmakların dilinden hiç düşmüyor. Ne birliği? Hangi sol? Hangi üyeler?

“Sol Birlik”, tabii ki, proleterlerin düşmanları ve Stalinistlerin bugünkü ittifakından başka bir şey değildir. İki taraf da birbirini çok iyi tanıyor. Her hafta, birbirlerine beceriksizce komplo düzenleyip, birbirlerini tiz seslerle suçluyorlar. Fakat, şimdilerde iki taraf da işçilerin devrimci girişimlerini sekteye uğratabilmek için biraraya geldi. Uzlaşmalarının nedeni, kendilerinin de itiraf ettiği gibi, tüm parçalarını kurtaramasalar bile en azından kapitalizmin asli unsurlarını sürdürebilmek.

Bunlar, Portekiz’de ve yıllar önce Budapeşte’de işçilerin “karşıdevrimci grevleri”ni bastırmaya çalışan bürokratlarla, İtalya’daki “Tarihi Uzlaşma”da yer almak için can atanlarla, 1936’da Fransız grevlerini kırdıklarında ve İspanya Devrimi’ni baltaladıkları zaman kendilerini “Halk Cephesi Hükümetleri” olarak nitelendirenlerle aynı cephede olan insanlardır.

Sol Birliği, yalnızca, gösteri toplumunun küçük ve müdafaa edici bir oyunu, sistemin sadece zaman zaman başvurduğu geçici bir önlemdir. Portekiz’de daha hoş ve geniş bir ölçekte eleştirdiğimiz bu birliğe hakettiği tüm aşağılanmalarla saldırmış olmama rağmen, filmimde ona yer vermekle sadece onu yeniden anımsatmış oldum.

Aynı sol’a yakın, baştan aşağı sahte olan belgelerinin basımını savunmak adına “ basın özgürlüğü”nü hatırlattığı için dile düşmeyi başarmış bir gazeteci de diğer yönetici sınıflara yaptığım kadar Pekin bürokratlarına acımasızca saldıramadığımı ima ederek benzer acemi bir çarpıtmada bulundu. Aynı zamanda, benim gibi biri tarafından, kitlelerin farketme olasılığının oldukça düşük olduğu bir “sinema getto”su içinde bu eleştirinin sınırlandırılmış olduğunu görmekten dolayı ne kadar üzgün olduğunu belirtti. Bu argüman beni ikna etmeye yetmiyor. Hipnotizmacılarının yönlendirdiği yapay projektörler altında kitlelere nutuk çekmek yerine onlar tarafından anlaşılmaz kalmayı yeğlerim.

Benzer şekilde sınırlanmış zihinsel kapasitelerin bir başka örneği tarafından bana dair sunulan karşıt bir argümansa şöyle: Gösteriyi alenen kınayarak ben de bu gösterinin bir parçası olmuyor muymuşum? Özellikle bir gazeteciden duyulduğunda kulağa garip gelen bu tür bir pürizme ancak, insanları, düşmanı olan birinin gösteride yer alamayacağına ikna etmek umuduyla başvurulur.

Gösterişli toplumun içinde tali bir görev bile edinememiş, toplumun olgunlaşmamış yedek müfrezesine dahil olabileceklerine dair besledikleri tutkulu umutları dışında kaybedecekleri bir şeyi olmayan insanlar ise hoşnutsuzlarını ve hatta kıskançlıklarını daha içten ve sert şekillerde ifade etti. Bunların içinden kimliği gizli bir kişi bir süredir en elverişli mecrada son moda fikirleri açıklamakta, ki bu mecra Mitterand’ın seçim bölgesindeki gülünç piyadelerin haftalık dergisidir.

Bu anonim şahıs, kitabım 1967’de filme alınsaydı filmin ancak o zaman bir anlamının olacağı, 1973 yılının ise bunu yapmak için çok geç bir tarih olduğu sonucuna varıyor. Çünkü, bu çıkarımın nedeni olarak belirttiğine göre, kendisinin bihaber olduğu şeyler, Marx, Hegel, kitaplar (çünkü kitaplar kurtuluşun yeterli araçları değillerdir), filmler (çünkü onlar sadece bir filmdir), teoriler ve hepsinden öte, terk edebildiği için övünç duyduğu tarih bilgisi hakkında bundan böyle kimsenin konuşmaması gerekmektedir.

Böylesi çürük bir düşünce ancak Viscennes Üniversitesi’nin viran duvarlarından sızabilirdi. Hatırlandığı kadarıyla bugüne dek teori üretebilmiş tek bir Viscennes öğrencisiyle karşılaşılmamıştır. Hiç kuşkusuz, şimdilerde bazılarının “antiteori” savunuculuğu yaptığına tanık olmamız da bu yüzdendir. Bu neo-üniversitede başka neyi yardımcı profesörlüğe dönüştürebilirlerdi ki? Bununla yetinemeyenler, hatta en yeteneksiz adaylar bile, önlerine gelen her kapıyı çalıp, yönetmenlik ya da hiç olmazsa kimi yayınevlerinde editörlük için başvurularda bulunuyorlar( bahsettiğim bu anonim kişi bol ödüllü sinema işlerine gıpta ile baktığını saklamıyor).

Dolayısıyla, rahatça tahmin edebiliriz ki, bu antiteoriler kolayca susturulamayacaklar, ki bu sessizlik onların tek mantıklı çıkarımı olurdu, çünkü, susturuldukları takdirde, yaratıcıları kendilerini vasıfsız işçiler ordusunun üzerinde yükselten tek “nitelik”ten de yoksun kalmış olacaklardır.

Gizli sahtekarımız gerçek niyetini eleştirisinin sonunda açık ediyor. Bir diğerini görevlendirmek ve geleceğin düşünürlerini kendi başına tayin edebilmek için tarihi feshetmek istiyor. Ve ifadesiz bir suratla, bu mankafa, bu roller için kendi yüzyıllarını biraz olsun şaşırtmayı başaramamış ve son hamlelerini en son on beş yıl önce yapmış Lyotard, Castoriadis ve diğer bilgi çapulcuları türünden kişileri aday göstermektedir.

Kaybedenler tarihten hoşlanmazlar. Dahası, bir defa tarihi toptan reddecek kadar ileriye gittiklerinde, bu kararlı ultramodern kariyeristlerin ellilerindeki seçili düşünürleri okumamız için bizi zorladıklarını görünce hiç de şaşırmayız. Bu durum, birinin, profesörlerini küçümseyecek noktaya bile gelmediğini itiraf ederken, kendisiyle 1968’den beri organize bir sessizliğin içinde kalabidiği için övünmesinden daha çelişkili değildir. Anonim eleştirmenimiz yine de savunduğu tarih karşıtı perpektifin katıksız anlamsızlığını ve bu aciz insanların gerçeklik karşısındaki yapmacık kibrini diğerlerinden çok daha üstün olarak resmetme yeteneğine sahiptir. Gösteri Toplumu kitabının basıldığı tarihten altı yıl sonra filme alınışının geç bir girişim olarak öne sürülmesinde, son yüz yılda basılmış toplumsal eleştiri içeren önemli sayılabilecek üç kitabın bile olmadığı gerçeğinin yadsınması duruyor. Aynı zamanda, eleştirmenimiz, kitabı benim yazmış olduğumu hesaba katmıyor. Atalarım içinde en iyi olanlarının bile sinema araçlarına ulaşamamış olduğu kesinken, filmi görece uzun sürede mi yoksa kısa sürede mi bitirebildiğimi değerlendirebilmek için herhangi bir kıyaslama ölçütü yoktur. Her şeyi düşündüğümde, kabul etmem gerekir ki böyle bir yürekliliği gerçekleştiren ilk kişi olarak filmimi oldukça tatminkar buldum.

Gösteri taraftarları sinemadan yararlanmanın bu yeni yolunu algılamakta en az yeni devrimci bir muhalefet çağının toplumlarını temelden sarstığını anlamakta olduğu kadar gecikecekler; ama, kaçınılmaz olarak bunu kabul etmek zorunda kalacaklardır. Ve aynı yolu takip edecekler: önce sessiz kalacak, sonra da meseleyle ilgisi olmayan şeyler söyleyeceklerdir. Filmimi eleştirenlerse, son aşamaya ulaşmışlar olanlardır.

Sinema uzmanları filmimdeki devrimci politik dilin kötü olduğunu söylerken, sol kanattaki politikacı illüzyonistler ise filmin vahim olduğunu iddia ettiler. Fakat, bir kişi hem devrimci hem de yönetmen olduğunda, onun için, ortak hoşnutsuzluklarının kaynaklandığı yeri göstermek hiç de güç olmuyor, ki bu kaynak, sorguladıkları filmin, nasıl başaçıkacaklarını bilmedikleri toplumun kusursuz bir eleştirisi ve nasıl yapacaklarını bilmedikleri bir film türünün ilk örneği olmasıdır.


Guy Ernest Debord
La Société du Spectacle, 1973

6 Temmuz 2009 Pazartesi

İlkellik ve Anarşi

Radikal toplumsal kurtuluş projeleri öneren teoriler var olan sistemden şiddetli bir kopuşu savunurlar genellikle. Çare bir süreç içine yayılan dönüşümlerden ziyade bir kesintinin aracılığıyla gerçekleşecek toptan çözümde aranır. Bu kesinti asıl olarak ekonomik ve toplumsal bir kriz ve buna eşlik eden bir devrimdir. On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında etkin olan bu yaklaşım insanın yaratıcı potansiyeline, onun iyiliğe olan eğilimine güvenen Aydınlanmacı iyimserliği paylaşır. Ütopyanın önemli bir yere sahip olduğu bu yaklaşımda geçmişin sınıfsız ilkel toplumu geleceğin özgür toplumu için bir model oluşturur. İktidarın devlet ve burjuvaziyle özdeşleştirildiği bu modelde devrim iktidarın ortadan kaldırılmasının temel aracıdır. Bu görüş devlet ve sınıf baskısı dışında kalan iktidar ilişkilerini önemsemez, onları sınıf mücadelesine tâbi kılınacak ya da devrimden sonra halledilecek konular olarak görür.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gerçekleştirilen teorik çalışmalar iktidar ilişkilerinin çok geniş bir alanda, tüm toplumun katılımıyla üretildiğini ortaya koydu. Hiyerarşi ve otorite ilişkileri sınıf çatışmasının yanı sıra özel hayat alanını da kapsıyor, tarihin çok eski dönemlerinden bu yana insanlar gündelik hayat bazında bu ilişkileri doğalmışçasına her gün yaşıyorlardı. Bu tespitin iktidar ilişkilerinden bir ayaklanmayla kurtulmayı uman radikal devrimci kopuş teorilerine bir darbe indirmesi kaçınılmazdı ve nitekim öyle de oldu. Ancak iktidarın insan uygarlığıyla bütünleştiğini kabul edip yine de radikal duruşu elden bırakmayanlar var. Anarşist teorisyen John Zerzan bunlardan biri. Zerzan'ın Gelecekteki İlkel adlı kitabı aynı zamanda yazarın Elements Of Refusal adlı kitabının beş bölümünü de kapsıyor. Kitabın sonuna yazarla yapılan bir söyleşi eklenmiş.

Zerzan'a göre insanlar ilkel avcılık-toplayıcılık dönemi boyunca milyonlarca yıl özgür bir biçimde yaşamışlardır. Bu dönem insanın doğadan kopmadığı, şiddet ve iktidar ilişkilerinin var olmadığı bir dönemdir. Ancak on bin yıl kadar önce tarıma geçişle birlikte özgür dönem sona ermiş, uygarlığın gelişimiyle birlikte şiddet ve iktidar ilişkileri toplumsal yaşama egemen olmuştur. Sadece yaşanan anın önemli olduğu ve zaman kavramının olmadığı ilkel dönemden farklı olarak uygarlık toplumun yaşamındaki olaylardan bağımsız, birbirinden farksız soyut anlardan oluşan tekdüze bir sürekliliği ifade eden bir zamanı, çizgisel zamanı yaratmıştır. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda zamanın saatler ve dakikalara bölünmüş standart parçalara dönüşmesiyle birlikte zaman endüstriyelleşmiş ve kapitalist üretim temposunun artırılmasına hizmet eder hale gelmiştir. Yine avcılık-toplayıcılık döneminde insanın doğayla adı konmamış duygularla kurduğu iletişim uygarlığa eşlik eden dilin oluşmasıyla birlikte bozulmuş, insan kelimeler aracılığıyla dış dünya üzerinde iktidar kurmaya yönelmiştir. İlkel dönemde var olmayan, gündelik yaşamın doğal bir parçası olduğu için ayrı bir alan olarak gereksinim duyulmayan sanat uygarlıkla birlikte ortaya çıkmış, zamanla kültürün diğer öğeleri gibi metaya dönüşmüştür. Sayılara, ölçüye, tartmaya gereksinim duyulmayan avcılık-toplayıcılık döneminden farklı olarak uygarlığın, tarımın ve mülkiyetin gelişmesiyle birlikte rakamların egemenliği kurulmuş, zaman gitgide artan bir biçimde matematiksel olarak algılanır olmuştur. İnsanın uygarlaşma serüveni iktidarın oluşma süreciyle özdeştir. Zerzan içinde yaşadığımız uygar, teknolojik toplumun tasfiye edilmesi için zamanın, tarihin, sanatın, dilin, sayıların ortadan kaldırılması gerektiğini savunur.

Uygarlığı, kültürü, teknolojiyi tamamen reddeden bir iktidar eleştirisinin Marksist değil anarşist kuram içinden çıkabilmesi ikincisinin özgürlüğün ayrılmaz unsurları olan negatifliği, reddi, yıkıcılığı uç biçimlerde içinde barındırdığının bir göstergesi. Anarşizmin aşırılığının yanında Marksizm yükselen burjuva kültürüne atfettiği ilericilik vasfıyla ağırbaşlı bir görünüm sergiliyor. Zerzan Marksizmin uygarlığı eleştirel bir biçimde sahiplenerek aşma yaklaşımının karşısına toptan bir reddi koyuyor. Bu noktada Marksizm soyut düzeyde haklı görünüyor. Eğer insanlık kendi yarattığı kültürü, iktidarı eleştirerek aşacak bir potansiyele sahip olsaydı bu iyi bir şey olurdu. Ancak tarih uygarlık geliştikçe iktidar ilişkilerinin daha da yaygınlık kazandığını, kökleştiğini, insanların özel hayatlarında içselleştiğini gösteriyor. Tarihin ilerlemesi özgürlüğün değil iktidarın güçlenmesi yönünde olmuş, kapitalizm bu süreci geçmişte görülmemiş biçimde hızlandırmıştır. Özellikle 1970'lerin ortalarından itibaren Batı'da toplumsal muhalefet marjinal bir varoluşa indirgenmiş, gündelik hayat esas olarak iktidar ilişkilerinin üretildiği bir alan haline gelmiştir.

Marksist eleştirel aşma yaklaşımının toplumsal planda pratik geçerliliğinin kalmadığı bu koşullarda Zerzan'ın toptan ret kuramı geçerlik kazanıyor mu? Bunu olumlu cevaplamak zor. Kendini eleştirip aşamayan bir insanlık kendi yarattığı uygarlığı nasıl olup da ilkellik temelinde gerçekleşen toptan bir kopuşla reddedecek? Zerzan bu noktada radikal politikayla uğraşanların genellikle başvurduğu bir çareye, inanca sarılıyor. Foucault'nun, iktidarın bir parçası olmayan direniş biçimi olmadığı yolundaki görüşlerini eleştirerek onu determinist olmakla, inançsızlıkla suçluyor. Radikal Marksistler gibi Zerzan'ın inancına da sistemden şiddetli bir kopuş yaklaşımı eşlik ediyor: "Her şeyin ortaya sürüleceği ve koca bir dünyanın kazanılacağı, muazzam ve nihai bir hesaplaşma anına yaklaşmakta olduğumuza inanıyorum" (s. 8).

Kitabın sonundaki söyleşide Zerzan, Pavlov'un laboratuvarındaki belli uyarımlara tepki verecek şekilde koşullandırılmış, eğitilip evcilleştirilmiş köpeklerin, yaşadıkları bodrumu su bastığında bir anda öğrendikleri her şeyi unuttuklarını örnek göstererek insanların da aynı şeyi en azından onlar kadar iyi yapabilmeleri gerektiğini söylüyor. Ancak Zerzan'ın unuttuğu bir ihtimal var. Panik, hayatî tehlike, varlık koşullarına yönelik tehdit vb. durumlarda ortaya çıkan ilkel tepkiler doğrudan kötücül, vahşet içeren ve etik açıdan hiçbir biçimde onaylanamayacak tepkiler olabilir. İlkel güdüler asla milyonlarca yıl öncesinin saf biçimleriyle bugüne gelmezler ama binlerce yıl süren iktidar pratiklerinin damgalarını taşırlar. Faşizm iktidara insanın ilkel güdülerine seslenerek gelmiştir. Öte yandan Zerzan'ın sözünü ettiği tarım öncesi avcı-toplayıcı toplumun insanları yazarın iddia ettiği gibi şiddet kullanmayan, iyilik timsali insanlar değillerdi. Hayvanları öldürmenin yanı sıra insanlar arasındaki güç ve şiddet ilişkileri bu ilkel dönemde de yaygındı. Zerzan bu ilkel dönemi mitleştirerek kendine saf bir dayanak noktası bulmaya çalışıyor, uygarlığı nasıl mutlak olarak reddediyorsa avcı-toplayıcı toplumu da aynı mutlaklıkla onaylıyor. Zerzan'da dolayımlara, ara tonlara yer yok. Anarşist yazar uygarlıktan o kadar nefret ediyor ki kitabın Türkçe baskısına yazdığı önsözde sistemi tamamen ortadan kaldırma gerekliliği konusunda dostlar ve müttefikler arasında saydığı radikal İslamcılarla anlaşabileceğini söylüyor.

Zerzan'ın kendini her türlü iktidar ilişkisinin dışında gören politik özne tavrı zaman zaman yumuşuyor. Kitap boyunca kelimelerin, dilin iktidarı temsil ettiğini söyleyip ilkel insanların dilsizliğini savunan Zerzan bakın neler diyor:

Açıkçası ben de dilin kuşatılmışlığı içinde yazıyorum ve dilin, şeyleşmeye yönelik direnişi şeyleştirdiğinin farkındayım. (s. 82)

...şimdilik kültürel eleştiriyle yetinmeyi uygun buluyorum. Benim için sözcükler tüfekten çok daha iyi bir silah. (s. 280)

Şiddete karşı olan Zerzan şiddetsiz, kansız kitlesel ayaklanmaları onaylıyor. İktidarın saldırısına karşı savunma amacıyla başvurulan şiddeti meşru gören yazar "belki de yenmemiz gerekenlere benzememiz gerekecek" diyor. Kitaptaki diğer bir önemli saptama ise hepimizin insanlığın suçuna ortak olduğu. Zerzan daha çok söyleşisinde dile getirdiği bu tür "itirafları" mantıkî teorik sonuçlarına götürmüyor elbette çünkü bu durumda geliştirdiği ilkel kopuş teorisi büyük yaralar alırdı. İktidara karşı yürütülen mücadelenin ancak onun içinden, onun tarafından "kirletilmiş" biçimlerde yürütülebileceği sonucu ortaya çıkardı. İktidarla özdeşleşmiş kültürü, uygarlığı reddetmek yerine onu iktidarsızlaştırmak, onun birikimini onda çatlaklar açmak ve bu çatlakları tüm yapıyı tehdit edici boyuta varıncaya kadar genişletmek için kullanmak bir alternatif olabilirdi. Zerzan da itiraf etmese bile bunu yapıyor. Kapitalizmle birlikte gelişen nesnel zaman ve tarih bilinci olmasaydı acaba Zerzan avcı-toplayıcıların zamansız, tarihsiz geçmişsiz, geleceksiz yaşamlarını değerlendirmesini sağlayan teorik çerçeveyi kurabilir miydi? Kitap boyunca yapılan yüzlerce gönderme ve kitabın sonundaki dokuz sayfalık kaynakça bölümü yazarın kültürden bir hayli nasiplendiğini ortaya koyuyor.

Avcı-toplayıcı toplumun yaşamının günümüz uygarlığının eleştirisinde önemli bir dayanak noktası olduğu görüşüne katılıyorum. Ancak ilkel toplumu mutlaklaştırarak, mitleştirerek bir model, kirlenmemiş bir ideal olarak sunmak yanıltıcıdır. İlkel olsun uygar olsun insanda saf olan bir şey yoktur. Toplumsal planda olsun bireysel, duygusal planda olsun saflığı, bozulmamışlığı mutlaklaştırma, kendini her türlü iktidar ilişkisinin dışında görme tavrı otoriter, tahakkümcü ilişkiler üretir. Sadece zayıflıklarının, kirlenmişliklerinin, çaresizliklerinin farkında olan insanlar, özlem duydukları saflığa doğru ilerlemek için ödemeleri gereken bedelin ağırlığı altında ezilen insanlar arasındaki ilişkilerde güç ve otorite kullanımı azalır.


Yaşar Çabuklu

9 Mart 2009 Pazartesi

Edebiyat ve Kötülük

Bataille uç durumların ve ruh hallerinin yazarı. Kötülük konusu haliyle ilgisini çekiyor. Seçmeci bir düşünür aynı zamanda. Kötülük edebiyatının temel taşlarından biri olan Lautreamont'nun Maldoror'un Şarkıları adlı eserine Edebiyat ve Kötülük adlı kitabında yer vermeyişini şöyle açıklıyor: "Kitabın bütünselliğini gözönüne alarak fazla gelebileceğini düşündüm" (s.10). Ama her nedense kötülükle fazla bir ilgisi olmayan Proust'a bir bölüm ayrılmış kitapta. Onun gerçeğe, adalete olan aşkını ve sosyalizm anlayışını anlatıyor. Satır aralarında kötülüğü ararken öğreniyoruz ki, doymak bilmez bir zevk tutkunu olan Proust mevcut ahlak kurallarına uymamaktadır. Onun roman kahramanları olan kimi duygusal, doğal erdeme sahip kişiler şefkatli ruhlarından kaçıp hazzın insanlık dışı dünyasına ait oldukları yanılsamasına sığınmaktadırlar. Nietzscheci haz anlayışından etkilenen Bataille varolan ahlak kurallarıyla çatışan, hayatı olumlayan hazzı radikal bir konuma yerleştiriyor. Ama biz onyıllardır Batıda cinsel yasakların kalktığını, tüketim toplumunun bireyi hazzın peşinde koşmaya ittiğini biliyoruz.

Kitabın bir diğer bölümü Michelet'nin Büyücü adlı yapıtına ayrılmış. Michelet merak duygusuyla yolunu şaşırıp kötülüğün yollarına sürükleniyor. Ortaçağdaki büyücülüğün ve kara büyü ayinlerinin nasıl yer yer düzen karşıtı olduğunu anlatıyor. Bataille, Michelet'ye hakkını veriyor. Ne de olsa Michelet "kötülüğü en insani biçimde ele alan yazarlar" (s. 49) arasında ve kitabını yazarken onu yoldan çıkaran da kendi iç sıkıntısı.

William Blake de Bataille'ın beğendiği yazarlardan. Düzenli ve macerasız bir hayatı var ama içi kaynıyor. Bilinçaltı uçurumunun derinliklerine inip geri dönmeyi başarıyor. Cinsel özgürlükten yana. Şiirlerinde kaos, enerji, şehvet ve neşe var. Zaferden vazgeçenlerin silikliğini taşımıyor. Nietzsche gibi adam, üstelik delirmemiş.

Diğer bir bölüm Emily Bronte'nin Rüzgârlı Bayır kitabına ayrılmış. Bronte hayatında aşırı mutsuzluklar yaşamamış, ahlâki saflığı bozulmamış, içine kapalı, iyi, fedakâr bir kadın. Ama aşkı tanımamış. Kitabında toplumca onaylanmayan ve sonuçta taraflardan birinin kötülükle özdeşleştiği bir tutku ilişkisini anlatıyor. Romanın kahramanı Heathcliff'in isyanı kötülüğün iyiliğe karşı isyanıdır. Ama bu "bir bakıma İyi'nin de rüyasıdır" (s.18). Emily Bronte ahlâkı hiçe saymanın başlangıç noktası olan yüksek ahlâk alanına aittir.

Baudelaire ise kendi felaketini istemiştir. Hayatı boyunca işe yaramaz bir aylak olarak yaşamıştır. Ancak sahip olduğu içsel gerilimin yoğunluğu ve duyarlılığı onun erdemsizlik ve red kokan şiirine eşsiz bir tat vermiştir. Baudelaire bütün hayatını ölüme göre tasarlamış, kendini kapana kısılmış bir hayvan gibi görmüştür. Çöküş içinde yokluğun ortaya çıktığı, inatla başarısızlığa uğratılmış bir hayattır onunkisi. Güçsüzlük, üretken etkinliği reddetme, yararlı bir insan olmaya karşı çıkma Baudelaire'in özelliklerindendir. Ancak Bataille bütün bunların Baudelaire'in kişisel tercihi olduğunu iddia eden Sartre'ın görüşüne karşı çıkar. Bataille'a göre Baudelaire'in varolan iyiliği olumsuzlaması, kötülüğü, erotizmi öne çıkarması onun tanrısal sayılabilecek çıkar gütmeyen bir erdemliliğe olan eğilimiyle birarada varolmaktadır.

Genet, Bataille'ın prim vermediği yazarlar arasında. Genet hayatını bilinçli olarak kötülüğe adıyor. Genet toplumu değil fakat kendisini aşağılık olarak görmektedir. Aşağılık olma durumu ve acı çekme onu azizler gibi yalnız kılar. Genet bir taraftan da üst sınıfın değerlerine özlem duyar. Hükümdarlık onuru gibi saplantıları vardır, polis örgütünü över. Ölümü, cezayı ve yıkımı sever. Genet okuyucusuyla iletişim kurma niyetinden yoksundur, okuyucusunu dışlar, küçümser. Bütün bunlar iyi yürekli bir edebiyat adamı ve düşünür olan Bataille için çok fazladır ama bağışlayıcı yanı ağır basar: "Genet'nin kutsal olmak istediğini kabul ediyorum. Ondaki kötülük isteğinin çıkar kaygısını aştığını, kötülüğü ruhsal bir değere ulaşmak için istediğini ve hiçbir zaman yumuşamadığını da biliyorum" (s.161).

Kafka da Nietzsche'den etkilenmiş Battaille'ın kendini uzak hissettiği yazarlardandır: "Dava ve Şato'daki erotizm aşksız, arzusuz, güçsüz bir erotizmdir" (s.123). Bataille'a göre Kafka'nın yazıları şaşırtmak, yoldan çıkartmak, yolunu kaybetmek isteyen yazarın kendisine hitap etmektedir. Kafka hoşlanmadığı dünyadan kaçmak istemez, dışlanmış olarak yaşamak ister, mücadeleye, isyana karşıdır. Devrimcilikten, siyasetten uzaktır. Bataille'ın bu acımasız gözlemleri günümüzde Kafka'yı sol popüler bir söylem içinde değerlendiren eğilimlere karşı bir şüpheye sevketmesi açısından önem taşıyor.

Sade'ı anlattığı bölümde Bataille'ın ürktüğünü görüyoruz. Daha önce anlattığı yazarlar kötülüğü yüksek bir ideale, iyiliğe, ahlâka ulaşmada bir araç, bir aşama olarak görmüşlerdi. Sade ise sırf kötülük olsun diye kötülük yapıyor ve bunu yazıyor. "Sade'ın imgelemi bu kargaşa ve aşırılığı en kötü noktaya taşır. Duyarsız değilse insan Cent Vingt Journees'yi hasta düşmeden bitiremez" (s. 97). Sade'ın eserlerinde yok etme isteği vardır. Sadece kurbanları değil, yapıtın kendisini de. Kötülük Sade'ı eğlendirmektedir. Sade kendini insanlıktan uzaklaştırmış, kendini insanları yok etme olasılıklarının sıralamasını yapmaya adamıştır. Doğal cinsel zevke, hazza karşıdır. Sapkınlık, vicdansızlık, ahlâksızlık Sade'ın ilkeleridir. Kudurganlık ve esrime halleri yaşamakta, saygı gösterilen her şeye hakaret etmekte, temiz olan her şeyi kirletmektedir. Aşırılıkların yazarı Bataille bile bu kadarını kaldıramayacak, kendisini insanlık ailesinin kucağına atacaktır: "Aslında her birimiz onun hedefiyiz" (s. 97).

Bataille'ın İç Deney adlı kitabı "subjektif idealist" bir yapıt. Kitapta hiçbir sosyal referans yok. Bataille, Hegel'in objektif idealizmini eleştiriyor. Hegel bilgiden, çalışmadan, tasarıdan, tamamlanmamış insandan yanadır Bataille'a göre. Esrimeye karşıdır, "var olan, etkin, resmi dünya ile uyumlu ve dengede olan bir girişimin içine sığınmak zorunda kalmıştır" (s.130). Oysa Bataille gülmeden, şenlikten, esrimeden, şiirden yanadır. İç deney inançsız bir biçimde yaşanmalı ve bilgisizlik temeline dayanmalıdır. Kişi esrimeye veya kendinden geçişe ancak varoluşu dramlaştırarak ulaşabilir. "Dışsal araçları atmak gerekir. Dramatiklik, olumlu koşullar olan şu veya bu koşulların içinde olmak değildir... Sadece var olmaktır" (s. 33). İç deneyde insan kendi içine kapanmalı, sessizlik içinde kalmalıdır. Bataille'ın iç deneyi esrime yoluyla olabilirin ucuna yapılan bir yolculuktur. Bataille her türlü yaratının sona erdiği sınırın öbür tarafına geçme riskini üstlenmez. Bütün bilgisizlik ve esrime söylemine rağmen Bataille'ın içsel deneyi güvence altında bir "aşırılık yolculuğu"dur. Yokluğu göze almayan, başladığı yere dönebileceğinden emin, kendini seven, önemseyen bireyin yolculuğudur. Ayrıca gülme, şenlik gibi Nietzscheci temalar günümüzde iktidara karşı olma gibi bir boyut içermemektedir.

İç deneyi anlatmanın başka yolları da var. Beckett'in Adlandırılamayan adlı kitabı içinde gülmenin, esrimenin, yücelme duygusunun yer almadığı, acının, parçalanmışlığın, hiçliğin tüm anlatıya sindiği ama belli belirsiz bir umudun okuyucuya hissettirildiği, her bir kelimesi düşünülerek oluşturulmuş sıkı, mütevazı bir içsel yolculuk metnidir.


Yaşar Çabuklu