Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2014 Çarşamba

Kasabanın En Güzel Kızı

Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi. Kasabanın en güzel kızıydı Cass.Yarı Kızılderili.Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh. Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı.

Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass'ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekası yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgililerini cezbettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda." derdi. "Mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünmezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur..." Deliliğe yakın bir mizacı vardı, mizacına delilik diyenler de.

Babası alkolden ölmüş, annesi başkası ile kaçıp kızları kaderlerine terketmişti. Kızlar önce bir akrabalarının yanına sığınmış, akraba da onları bir manastıra yerleştirmişti. Manastır berbat bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, kızların hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile kaplıydı. Sol yanağında da bir iz vardı, ama bu onu daha da güzelleştiriyordu.
Manastırdan ayrıldığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En küçükleri olduğu için kızkardeşlerinden sonra ayrılmıştı manastırdan. Tek kelime etmeden gelip yanıma oturdu. Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.

"İçki?" diye sordum.

"Tabii, neden olmasın?"

Kayda değer fazla bir şey yoktu konuşmalarımızda. Öyle bir havası vardı Cass'ın. Beni seçmişti, o kadar basitti onun için. Rahattı. İçkiyi seviyor, fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Sahte bir kimliği vardı belki de, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Sadece kasabanın değil, ömrümde gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Kolumu beline dolayıp öptüm onu.

"Güzel buluyor musun beni?" diye sordu.

"Evet,ama başka bir şey var sende...görünümünle ilgili değil."

"İnsanlar beni güzel olmakla suçluyorlar,gerçekten güzel miyim sence?"

"Güzel sözcüğü yeterli değil."

Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacağını sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkardı. Davranmama fırsat tanımadan iğneyi yandan burnuna geçirdi, burun deliğinin hemen üstünden. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü. "Hala güzel buluyormusun beni?" İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler yediği haltı görmüşlerdi. Barmen yanımıza geldi.

"Bana bak," dedi Cass'a," bir daha sapıtırsan kendini dışarda bulursun.senin oyunlarına ihtiyacımız yok!"

"Siktir git,lan!" dedi Cass.

"Ona hakim ol," dedi barmen bana.

"Sorun yok," dedim.

"Burun benim, ne istersem yaparım burnuma," dedi Cass.

"Yapma," dedim. "Canım yandı."

"Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?"

"Evet. Gerçekten."

"Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz."

Öptü beni gülerek. Bir eliyle de mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip sohbet ettik. Sıcak ve sevecen olduğunu işte o zaman sezmeye başladım. Farkında olmaksızın sunuyordu kendini. Yine de bazen vahşi, tutarsız bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, ruhani, kutsal bir Schitzi'ydi. Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu. Ben olmam inşallah, diye geçirdim içimden. Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra,

"Şimdi mi istersin,yoksa sabah mı ?" diye sordu.

"Sabah," dedim ve sırtımı döndüm.

Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim. Güldü.

"Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi.

"Boş ver," dedim."Hiç olmasa da olur."

"Hayır," dedi."İstiyorum. Bekle, biraz tazeleneyim."

Banyoya girdi Cass. Kısa bir süre sonra döndüğünde soluğumu kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, her yeri pırıl pırıldı... Rahat bir tavırla sergiledi vücudunu, iyi bir şeyi sergiler gibi. Yatağa girdi.

"Hadi gel,sevgilim."

Yanına uzandım. Kendini vererek ama telaşsız öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Sevişmeyi uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu.

"Adın ne?" diye sordum.

"Ne fark eder?" dedi.

Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra onu arabamla barın kapısına bıraktım, ama zordu onu unutmak. İşsizdim o sıralar, öğlen ikide uyandım, sonra kalkıp gazeteyi okudum. Elinde kocaman bir incir yaprağı ile geldiğinde küvete gömülmüştüm.

"Biliyordum küvette olacağını," dedi, "bu yüzden şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana."
Yaprağı suyun üstüne bıraktı.

"Nereden bildin küvette olacağımı?"

"Ben bilirim."

Her gün ben küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk. Birkaç kez telefon etti. Bir gece sarhoşluktan ve çevreye rahatsızlık vermekten tutuklandı, kefaletini ödeyip onu çıkarmak zorunda kaldım.

"Orospu çocukları," dedi "birkaç içki ısmarladıkları için donuna girebileceklerini sanıyorlar."

"Sana içki ısmarlamalarına izin verdiğin an başına belayı sarıyorsun."

"Sadece vücudumla değil, benimle de ilgilendiklerini sanıyorum.”

"Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama."

Altı ay uzak kaldım kentten, eyalet eyalet dolaşıp aylaklık ettikten sonra döndüm. Gitmeden önce Cass'la tartışmıştık gerçi, ama ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı zaten, hem döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası'na girip bir içki söyledim, yarım saat sonra içeri girip yanıma oturdu.

"Döndün demek, it?"

Bir içki söyledim ona. Boynuna kadar kapalı bir elbise vardı üstünde. Böyle giyindiğine tanık olmamıştım daha önce. Gözlerinin altına başları camdan iki toplu iğne saplamıştı. Sadece başları görünüyordu toplu iğnelerin.

"Allah seni kahretsin!" dedim, "Hala güzelliğine zarar vermeye çalışıyorsun."

"Yok canım, moda bu," dedi.

"Delisin."

"Özledim seni," dedi.

"Başkası var mı?"

”Hayır, sadece sen. Çalışıyorum ama. Ücretim on dolar. Sana bedava."

"Çıkar şu toplu iğneleri."

"Hayır, çok moda."

"Üzüyorsun beni."

"Emin misin?"

"Lanet olsun, eminim."

Toplu iğneleri gözlerinin altından yavaşça çekip çantasına soktu.

"Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene?"

"Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin.iri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun."

"Pekala," dedim. "Talihliyim."

"Çirkin olduğunu ima etmek istemedim. Başkaları için çirkin olabilirsin. Harikulade bir yüzün var 
aslında."

"Teşekkür ederim."

Birer içki daha içtik.

"Neler yapıyorsun?" diye sordu.

"Hiç. Bir bok yapmak gelmiyor içimden. İstek duymuyorum."

"Ben de. Kadın olsaydın kendini satardın."

"Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişki içinde olmak istemezdim. Yılardım."

"Haklısın. Yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı."

Birlikte çıktık bardan. Sokakta yanımızdan geçenler Cass'a bakıyorlardı. Hala çok güzeldi, her zamankinden daha güzel belki de. Evime gittik. Bir şişe şarap açıp sohbet ettik. O anlattı ben dinledim, sonra ben anlattım. Akıcı ve rahat bir sohbet. Kendi sırlarımızı yaratıyorduk. İyi bir sır yakaladığımızda o eşsiz gülümseme beliriyordu yüzünde. Sadece o gülebilirdi öyle. Alev coşkusu. Konuşurken zaman zaman birbirimize sokulup gülüşüyorduk. O gece arzulanıp yatağa girdik. Elbisesini çıkardığında boynundaki o korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzundu.

"Allah senin belanı versin kadın!" diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?"

"Bir gece kırık şişe ile denedim. Beni beğenmiyormusun artık? Beni güzel bulmuyormusun?"

Yatağa çekip öptüm onu. Beni ittikten sonra güldü. "Bazı müşteriler on doları verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. Onluk ben de kalıyor. Matrak değil mi?" 

"Evet,çok matrak," dedim, "gülmekten kırılacağım... Cass, deli kancık, seviyorum seni... kendine zarar vermekten vazgeç; hayatımda senin kadar hayat dolu bir kadın tanımadım."

Yine öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçları ölüm bayrağı gibi yayılmıştı yatağa. Ağır, duygulu, güzel bir sevişme tutturduk. Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Huzurlu, mutlu görünüyordu. Bir şarkı mırıldandı. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip beni sarstı.

"Kalk artık, domuz! Yüzüne ve çüküne soğuk su serp, sonra da kahvaltıya gel."

Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz yeni başlamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle

"Olmaz," dedi.

Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum. Bir ambalaj fabrikasında iş buldum. Hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yorgun oluyordum, ama Cuma gecesi Batı Yakası'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. Saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde sarhoş olmak üzereydim.

"Kız arkadaşın için üzüldüm," dedi.

"Neden?"

"Özür dilerim. Haberin yok mu?"

"İntihar. Dün gömdüler."

"Gömdüler mi?"

Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum.

"Kızkardeşleri kaldırdı cenazesini."

"Nasıl?"

"Gırtlağını kesmiş."

"Anlıyorum. İçkimi tazele."

Kapanış saatine kadar içtim. Cass. Beş kızkardeşinin en güzeli. Kasabanın en güzel kızı. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. "Hayır," dediğinde üstelemeliydim. İstemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin tekiydim. Hayır, köpeklerin ne günahı vardı? Evde bir şişe şarap buldum, içtim. Cass, kasabanın en güzel kızı yirmisinde öldü. Dışarda götün teki klaksonuna basıp duruyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırdım.

"ALLAHIN CEZASI OROSPU ÇOCUĞU! KES ARTIK!"

Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu.


Charles Bukowski 

3 Mayıs 2012 Perşembe

Olağanüstü Bir Vaka: Davidson'un Gözleri

Sidney Davidson'ın zaten yeterince olağanüstü olan geçici zihinsel rahatsızlığı, eğer Wade'in açıklamasına kulak verilirse, daha da olağanüstü bir hal almakta. Bu vaka, dünyanın öbür ucunda fazladan bir beş dakika geçirmek, ya da varlığından haberdar olmadığımız gözlerce en gizli işlerimiz sırasında gözlenmek gibi, gelecekteki iletişim olanaktan hakkında en tuhaf şeyleri düşlemeye itiyor insanı. Davidson'un geçirdiği kriz sırasında bizzat oradaydım, doğal olarak bu hikayeyi kağıda dökmek de bana düşüyor.

6 Nisan 2012 Cuma

Nişan Alan Eşek

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, sıçan berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Bekri Mustafa'nın Şeyhülislam, İncili Çavuş'un Kazasker, Karagöz'ün Sadrazam olduğu bir memlekette bir padişah varmış. Bu padişahın egemenliği altındaki memleket, sanki orada demokrasi güneşi doğmuş, toprağında hürriyet ağacı yeşermiş gibi, güllük gülistanlıkmış. İnsanların, hiç ama hiç dertleri yokmuş. Gel zaman git zaman, her ne olmuşsa olmuş. Tanrı göstermesin, anlatılmaz bir kıtlık baş göstermiş. Bir zamanlar yediği önünde, yemediği ardında, bir eli yağda bir eli balda olan insanlar, bir dilim kuru ekmeğin yoksunu olmuşlar.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Zirve

Ağrı Dağı tam karşımda bütün ihtişamıyla duruyordu. Eski ismiyle Ararat. Güneşin yaptığı gölgeler dağa aynı anda birçok farklı renk veriyordu. Buraya geleli daha yeni bir ay oluyor. Ayrıca ilk gelişim hatta Kayseri'nin doğusuna ilk geçişim. Ağrı'ya bizim bildiğimiz anlamda şehir demek biraz zor. Ağrı'ya tarihi dışında şehir niteliği kazandırabilecek fazla birşey göremedim. Bunun doğal sonucu olarak burada insanlar birbirlerine çok yakın, neredeyse herkes birbirini tanıyor. Bu da farklı fikirleri ve kültürel gelişimi olumsuz etkiliyor. Şehir ve insanlar ve onların gelişimi için olumsuz bir durum. Şu anda dağa en yakın köy olan Acar Köyü'nde, köyün en zengini Mehmet ağa bizi evinde misafir ediyor. Burada ki insanlar çok cana yakın. Genel bir iyi niyet söz konusu.

30 Aralık 2011 Cuma

Benimle Evlenir Misin?

Yoğun sis dolayısıyla görüş çok kısıtlıydı. Sesler ve siste dağılan ışıklar aracılığıyla yolunu bulmaya çalışıyordu. Az vakti vardı ama hızlı yürüyemiyordu, yolların bozukluğundan. Ucu ucuna yetişmişti buluşacakları bara. Hoş ve basit bir bardı, adı Krizantem. Daha çok eski geleneksel İngiliz publarını andırıyordu, ahşap tabelasında el yazısıyla Krizantem yazısı ve insana güven veren ışıklarıyla. Hedefine ulaşmanın verdiği rahatlıkla kendisini içeri attı ve yüzüne ağır ve boğucu bir sigara dumanı vurdu. Yüksek sesli olmamasına rağmen bir gürültü dalgalar halinde barın içinde hareket ediyordu. Şöyle bir aradığı kişiye bakındı, onu görmüştü, el sallıyordu. Yanına gitti, basit bir şekilde öpüştükten sonra yerlerine oturdular. Barda buluştuğu kişi, uçsuz bucaksız Rus steplerindeki kar deleniydi.

13 Aralık 2011 Salı

Uçmak Zamanı

Rivayettir: Kuşların hükümdarı Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da Batıdaki adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar, herşeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması, yanarak ölüp kül olması, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir…
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. İşler ters gittikçe Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede Simurg'un kanadından bir tüy bulunmuş. Simurg'un var olduğunu anlayınca da. kuşlar Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vererek, hep birlikte yola çıkmışlar…

Sarışın

Daha yeni kuyumcudan çıkmıştı. Kendisine büyük gelen yüzüğünü küçülttürmüş aynı zamanda da taşını değiştirtmişti. Yüzük yeni gibi olmuştu ve ömür boyu garantisi olduğu için herhangi bir ücret almamışlardı. Çocuklar gibi mutlu olmuştu. Restorasynda olan Nuruosmaniye Cami'nin avlusundan geçip Kapalı Çarşı'ya girdi. Kapalı Çarşı hep garip gelirdi kendisine. İçeri girdiğinde kendisini vatanında yabancı gibi hissederdi. İçeride o kadar çok yabancı olurdu ki satıcılar bile Türkçe konuşmazdı. İnanılmaz sayıda dükkan ve bu dükkanların büyük çoğunluğu kuyumcu ve halıcılar.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Rusya Seyahatim 1

Merhaba, 2 hafta kadar önce Rusya'daydım. Tatil amaçlı olarak gittim ve elimden geldiğince gezmeye çalıştım. Tam olarak 9 gün kaldım. Bu sürenin bir kısmı Moskova'da, bir kısmı da St. Petersburg'da geçti. Bu yazıyı daha çok Rusya'ya gitmek isteyen orası hakkında bilgi almak isteyen arkadaşlar için yazıyorum. Elimden geldiğince aklımda kalan, size fikir verebilecek herşeyi hatırladığımca yazmaya çalışacağım.En baştan başlayarak süreci anlatmak istiyorum çünkü ben giderken bu konuda pek fazla bilgi edinemedim ve bunun sonuçlarını biraz yaşadım.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Tanrının Günlüğü

Sevgili günlük,
Günlük tutmaya basladigimdan beri bu herhalde 76 bin katirilyoncu cilt oldu, yeni bir sayfa açtigim. Ama ne yazik ki hala degisen bir sey yok bos bos oturuyorum öyle. Çok sikici çoook.

Sevgili günlük,
Bu gün de bisey yapmadim.

Sevgili günlük,
Bu gün de bisey yapmadim. Dehset sikiliyorum

Sevgili günlük,
Bu gün aklima inanilmaz bi fikir geldi. Niye simdiye kadar düsünmemisim ki.. Kendi kendime çok kizdim. Inanirmisin, sonsuz zamandan beri karanlikta bos bos oturuyordum. Birden kafamda bi isik yandi. Dedim ki kendi kendime: “Ulan ben niye karanlikta oturuyorum ki?????”

Isik olsun dedim, her yer aydinlandi. Böyle daha güzel..

Sevgili günlük,
Hertaraf aydinlik ama ben hala sikiliyorum, ne yapsam ki. Bi sey daha yaratsam. Ama ne????

Sevgili günlük,
Isigin faydalari iste, aklima bir bir fikirler geliyor. Bu gün sikintidan patlamak üzereyken dedim ki kendi kendime: “Ulan ben niye patliyorum ki, ortami patlatayim”, sonra “PATLA” dedim, büyük bir patlama oldu, her taraf madde doldu. Ilginç bi durum, isil isil toplar, koca koca taslar filan fiskirdi bi anda.

Sevgili günlük,
Son bi haftadir yarattigim maddeleri çeki düzene sokmakla mesguldüm onun için yazamadim sana. Ama zahmete deydi dogrusu, minik minik gezegenleri yildizlarin etrafinda döndürdüm, kara delikler filan yarattim. Sonra geçtim karsisina seyrettim. Bütün sikintimi aliyor inanirmisin.

Sevgili günlük,
Kainati seyrederken (yarattigim seye bu ismi taktim) müthis bir ilham geldi bana. Bu gazla süper bi mekan daha yarattim. Her yarattigim seye bi isim buluyorum, baya oyaliyor bu is beni. Yeni yarattigim mekana “Cennet” dedim. Bu yeni cennetim yemyesil bi yer, her tarafina süs olsun diye akan sivilar koydum (dere diyorum ben bunlara) Bu sivilardan birisini de kafa yapici bi madde ile doldurdum. Adini kevser koydum. Çok güzel oldu çook. Bakmaya doyamiyorum.

Sevgili günlük,
Cennet bile bos olunca sikiliyor valla. Bu nedenle bi sürü sey daha yarattim, isik kullandim bunlari yaratirken. Kanatlari filan var, isleri güçleri bana tapinmak. He he he. Ben ne zaman ortalikta dolansam yerlere kadar egiliyorlar garipler. Adlarina “melek” dedim. Çok sirin oldular.

Sevgili günlük,
Bu gün cennetin bi tarafinda mangal yaparken yanlislikla ortaligi tutusturdum. Söndüreyim derken iyice yayildi yaygin, ben de yanan kismi ayirdim, bi alt rafa koydum. Yansin orda kendi kendine, bi hal çaresi düsünürüz sonra nasil olsa.

Sevgili günlük,
Bu yanan bahçeye “cehennem” ismini koydum. Söndürmekten de vazgeçtim. Güzel yaniyor, ortami isitiyor.

Sevgili günlük,
Bu gün cehennemin alevlerinden bi yaratik daha olusturdum. Herkes isiktan olunca baya tekdüze idi mekan. Çesit olsun istedim. Yeni yaratigimin adi “iblis”. Ilginç bi karakter oldu. Melekler gibi kafasiz degil. Kendi kendine yetiyor. Ama herzaman bana tapinmiyor. Zaman zaman da canimi SIKIYOR.

Sevgili günlük,
Bu gün neler oldu neler. Kumda oynarken aklima geldi, kuma iseyip çamur yaptim, sonra yogurdum minik minik figürler yapiyordum, bi tanesi acaayip bana benzedi, çok da hosuma gitti, dur lan dedim sunu da canlandirayim bakalim noolucak. Canlandirdiktan sonra bütün melekleri çagirdim, “egilin bakiim hepiniz bunun önünde” dedim. Hepsi egildi tabii ama bi tek iblis çikintilik yapti her zamanki gibi. Neymis efendim, o atesten çikmis da bu çamurdanmis onun için egilmezmis. “Lan oglum” dedim, “Bak efendi efendi egil iste, hir çikarma durduk yerde”. Bu pust iblis bana diklenmesin mi. Agza alinmayacak laflar etti, canimi sikti. Hassittir ol git o zaman dedim ben de buna. “Sen görürsün” filan diye biseyler geveledi. Gel lan dedim, “adam ol dobra konus” ne istiyon. “Bana zaman ver ben bu çamurdan yaratigi sana karsi döndürmezsem nooliyim” dedi. Ben de dedim ki, “Kendine zaman verilenlerdensin, maçan sikiyorsa dedigini yaparsin” El kol hareketleri filan yapti, güvenligi çagirdim attirdim yavsagi cennetten. Amaan, giderse gitsin, bu çamurdan yaratik daha eglenceli.

Sevgili günlük,
Çamurdan yaratiktan bi tane daha yaptim, ama bunun önünde çikintisi yok, girinti var. Birbirine uyuyor istersen bu çikinti ile girinti. Girintili olanin gögüs kismina iki de yumru ekledim. Maksat monotonluk bozulsun. Çikintili olanina “Adem” dedim, girintili olanina “Havva”.

Sevgili günlük,
Adem’le Havva çok komikler. Beni çok eglendiriyorlar. Bunlara tuhaf tuhaf yasaklar filan koyuyorum akillari karisiyor fukaralarin, hehhehe.

Sevgili günlük,
Bu gün canim çok sikkin. Bu pust iblis yilan kiliginda cennete sizmis. Bütün güvenlik uyumus resmen. Gelmis Havva’nin aklini çelmis, yeme dedigim meyveyi yedirmis zorla. Havva da gitmis Adem’e vermis yarisini. Bi kizdim ben bunlara. Aslinda iblise kizmistim ama bu gariplere patladim. Sonra da tükürdügümü yalamayayim diye attim bunlari disari. Kapi önünde kös kös oturuyorlar simdi.

Sevgili günlük,
Bu Adem’le Havva’nin durumuna üzülüyorum çok. Ama tanriliga bok sürmek de olmaz, alamiyorum geri içeri. Lafindan dönenlerden olmayalim di mi. Dünya diye bi yer var, güzel bi mekan, biraz cennete de benziyor. Buraya göndermeye karar verdim kendilerini. Bakalim sonra belki geri getiririm.

Sevgili günlük,
Bu gün yine ilginçliklerle dolu bir gün oldu. Adem’le Havva’yi dünyaya gönderdim, hemen ürediler orada. Iki minik yaratik daha peydahladilar, birine “Habil” dediler “ öbürüne “Kabil”. Tam “ aa ne güzel” diyordum ki, fasaryadan bi sebeple bu ikisi kavga etti, Kabil yerden bi tas alip Habil’in kafasina eklestirdi. Herifin ruhu çikti geldi. Neyse kapiya geleni döndürenlerden olmayalim diye aldik içeri. Bu arada isler karisti epey bi. Simdi asagida üreyebilen sadece bi tane girintili yaratik var (disi ismini taktim ben bunlara genel olarak) Bu da habire ürettikleri ile girinti çikinti olayina giriyor. Yine iblis pustunun isi anlasilan. Naapsam bilemedim.

Sevgili günlük,
Çok üredi asagidakiler. Ben de yine bi dolu yasak getirdim. Bi kere ayni karindan çikanlar birbirleri ile üremesinler dedim. Sonra kendilerini üretenlerle halvet olmasinlar dedim. Ecis bücüs oluyor yoksa yeni üreyenler. Ipin ucunu kaçirirsak fena olacak.

Sevgili günlük,
Son bir kaç aydir çok yogundum yazamadim. Asaginin boku çikti resmen. Adem ile Havva’nin ürettikleri bütün dünyayi doldurdu. Iblis hayvani da iyice gemi aziya aldi. Habire bunlarin kulagina biseyler fisildiyor anlasilan. Her tarafi talan ettikleri bi sey diil bi de birbirleri ile dalasip maraza çikartiyorlar. Bizi de iyice unuttular arada. Hatirlatiyim diye arada sirada birilerine görünüyorum (bu göründüklerime peygamber diyorum ben) ama nafile. Bunlar da çamurdan filan figürler yapip onlarin önünde egilmeye basladilar. Sonra isi iyice abarttilar çikintililar (erkek dedim bunlara da) birbirleri ile üremeye falan çalismaya basladilar. Benim de tepem atti bogdum hepsini. Ama tamamen yok olmalarina da gönlüm razi olmadi bi türlü. Aralarinda Nuh diye bi tanesi var, iyi bi çocuk. Seviyordum zaten keratayi. Buna dedim ki, bi gemi yap sen, ben hayvanlardan da ikiser ikiser gönderiyorum gemiye, sizi kurtaricam. Neyse olayi reset ettik bi bakima. Dur bakalim bu sefer adam olurlar umarim.

Sevgili günlük,
Nuh paçayi kurtardi, bunlar yine üredi epey bi. Ama ariza yaratmaya devam ediyorlar. Lan bana tapinacaksiniz diyorum, yok illa gidiyorlar acayip acayip figürler yapip bunlara tapiyorlar. Yine iblis’ten iskilleniyorum. Bu lavuk hala ortaligi bulandiriyor galiba. Yoksa durduk yerde niye ariza çiksin ki.

Sevgili günlük,
Bu iblis iyice azitti artik, garibanlarin çok fena kafasini karistiriyor. Ona buna üfürüyor, millet yok ben firavunum, yok ben günes ogluyum filan diye ortaya çikip delikanlilik yapmaya kalkiyor. Ben de dedim ki adam gibi bi peygamber çikartayim ortaya bi de eline ne yapmasi gerektigini yazayim vereyim. En azindan okurlarsa unutmazlar. Musa diye bi tip vardi gözüme kestirdigim zaten. Bunun yanina gittim. Önce bi korktu filan. Neyse on maddelik bi teblig verdim eline. Git soyunu sopunu topla Kenaan diye bi yer var oraya tasin dedim. Ama sapsal yolunu sasirdi, deniz kenarinda telef olacaklardi az daha. Denizi açtim da geçirdim bunlari. Gittiler Kenaan’a yerlestiler. Du bakalim belki adam olurlar orda.

Sevgili günlük,
Yine yogun bir hafta yasadim. Önce bu Musa’nin adamlari zirvalamaya basladi. On madde yetmiyor diye bayagi kapsamli bi kitap yazdim verdim, onu kafalarina göre degistirdiler. Saçma sapan hareketler, buzagiya tapinmalar filan. Baktim birbirlerinden üreyenlerden bi bok olmayacak bi tane dogru dürüst tip yaratayim da ona anlatayim dedim. Meryem diye bi hatun vardi (girintili olanlardan yani), güzelce de bi sey. Bunun karnina temiz bi erkek koydum. Isa. Bu Isa’ya anlattim naapicagini. Ama salak beceremedi. Gitti vali ile dalasti kendini çarmiha gerdirtti embesil. Buna verdigim manueli de adamlari kafalarina göre degistirdiler. Kutsal ruh mutsal ruh gibi zirvaliklar çikardilar ortaya. Sicacam bacaklarina sonunda o olacak.

Sevgili günlük,
Ben taktim bu arap yarimadasina. Digerleri nasil olsa kendi yaglarinda kavrulup gidiyorlar da bu arap yarimadasi denen bölgedeki essekler bi türlü yola gelmiyor. Son bi peygamber daha göndericem. Oldu oldu, olmazsa, yola gelmeyenlerin hepsini cehennemde yakacam kayan yildizlara yeminlen.



Sevgili günlük,
Adamimi buldum sanirim. Muhammed isimli bi eleman. Çok temiz bi tip degil aslinda ama dehset uyanik. Zaten temizlerden bi numara olmadigini gördük simdiye kadar. Bu yeni peygamberim tilki gibi bi herif. Ticarete de kafasi basiyor. Bundan da bisey çikaramazsak yuh artik. Su bizim Cebrail bos bos oturuyor zaten bi gönderelim bakalim noolacak.

Sevgili günlük,
Cebrail, Muhammed’e kitap vermeye gitti biraz önce. Ben bu serseme “ürkütmeden yaklas, eleman kafayi üsütmesin, kitabi ver gel” diye siki siki tembih etmistim güya. Yok ben öyle dememisim, “git ümügüne saril, kitabi zorla okut” demisim sanki. Aptal Cebrail, Hira daginda bi magarada sikistirmis bu Muhammed’i “Al bak kitap getirdim oku” demis. Elemanin okuma yazmasi yok “nasil okuyim” deyince seninki sarilmis girtlagina. Adamin bi yarim akli vardi o da çikti simdi. Cebrail’in de isine son verdim. Yeni görev vermiycem artik. Naapsak, kitabi parti parti mi göndersek acep.

Sevgili günlük,
Bi süredir Muhammed’e azar azar kitabin bölümlerini gönderiyorum. Hepsini birden indersek altindan kalkamayacak anlasilan.

Sevgili günlük,
Muhammed isi iyi beceriyor yemin olsun batan günese. Ben de bi kiyak geçmeye karar verdim, bi geceligine cennete getirttim. Dibi düstü burayi görünce. Yanliz kevseri biraz fazla kaçirinca hafiften zirvaladi. Meleklerden birinin sirtina binmeye kalkti. Sonra “bu ne biçim binek, yüzü ayni insan gibi” filan diye dolandi bi süre. Neyse elini yüzünü yikadik biraz kendine geldi, gönderdim ben de geri. Arada bi de cehenneme göz attirdim kisaca. Dedim ki, benim dedigimi yapanlari cennete getirecem, yapmayanlari cehennemde yakacam. Bu bi heves gitti bakalim.

Sevili günlük,
Ben bu iblisten yaka silktim arkadas be. Bu gün tam Muhammed’e sure indiriyordum yavas yavas, herif araya girip parazit yapti. Kendi laflarini da geçirtti kitaba. Simdi isin yoksa düzelt. Ne pis bi yaratik çikti bu yahu. Hayir yakayim diyorum ama adami zaten atesten yarattik yanmiyo da mendebur. Dagitacam agzini burnunu bi gün ama büyüklük bizde kalsin, itle it olmayalim diye bulasmiyorum simdilik.

Sevgili günlük,
Muhammed peygamberlik olayinin bokunu çikardi. Forsunu kullanip önüne gelen disi ile halvet olmaya basladi. Bi de utanmadan “hangi sira ile yapiyim” diye bana soruyor. Isi gücü biraktik herifin uçkurunun hesabini tutuyoruz ha. Tutup bacagindan sallayacam cehenneme ama and verdik bu son diye. Neyse simdilik suyuna gidiyorum ama böyle yürümez bu is.

Sevgili günlük,
Oh be. Sonunda kitabin son sayfalarini da ulastirdim Muhammed’e. Gerçi deriydi kemikti, kabuktu, ellerine ne geçerse onun üzerine not aldildar söylediklerimi ama birbirine karistirmazlar umarim. Bu iste böylece bitti. Bi daha peygamber meygamber yok. Su iblis biraz uslu dursa isler tikirinda yürüyecek ya gavatin uslu duracagi da yok. Simdiden sulari bulandirmaya basladi yine.

Sevgili günlük,
Biraktim hocam ben bu isi. Ugrasmayacam artik. Bezdim be. Ben bu insan irkini kendime azap çektirmek için mi yarattim yahu. Bu Muhammed’in ümmeti iblisten de beter çikti. Dünyanin ...na koydular resmen. Önce önlerine geleni kiliçtan geçirdiler, sonra birbirlerine bulasip ortaligi kan gölüne çevirdiler. Sübyancilik bunlarda, ahlaksizlik bunlarda, hirsizlik, katillik ne varsa bunlarda. Geçenlerde asagida bi dolanayim dedim, bi baktim iblis efendi yakmis cigarayi gözleri cam cam, suratinda pis bi tebessüm dünyayi seyrediyor. Önce çirkefi taslamayayim üzerime bulasir neme lazim, tanimamazliktan geleyim usulca sivisayim dedim ama laf atti sipa dayanamadim. “Batirdin lan canim dünyayi bi de geçmis keyif yapiyorsun rezil yaratik” dedim. “Bana camur atma arkadas” dedi. Neymis, artik hiç karismiyormus, hatta dünyaya adim bile atmiyormus, onlar kendi kendilerine güzel is çikartiyormus. Bahsi kaybettin diye de tutturmaz mi. Bende sigorta bi atti, iblis alçagini cehennemin dibine kadar kovaladim. Tam köseye sikistirmistim ki Azrail araya girdi de aldi elimden. Karizmayi da iki paralik ettik bu arada.

Sevgili günlük,
Utaniyorum ama iddiayi kaybettigimi kabul etmek zorunda kaldim. Iblis her gün düzenli olarak taciz ediyordu beni. Olmadik yerde karsima dikilip, “Ne mizikçilik yapiyon ki, kaybettin iste, efendi efendi kabul et” diye damarima basip duruyordu. En sonunda lanet olsun dedim. Kaybetmeyi kabul etmek de büyüklügün sanindandir. Dünyayi yiktim attim. Ne kadar insan evladi varsa geberttim. Hepsini dizdim arafata. Saftorikler cennete girecez diye beklesirlerken süper bi pislik geldi aklima. Cennet’e giden yolun üzerine bi köprü yaptim ki akillara zarar. Kildan ince, kiliçtan keskin oldu. Macasi yiyen geçer cennete girer, geçemeyen cup, cehenneme. Yerse. Var mi öyle belese cennet. Hehehehe.

Sevgili günlük,
Köprü olayi iyi oldu, bi tanesi bile geçemedi. Cennet bana kaldi. Cehennemi de oldugu gibi iblise biraktim, ne hali varsa görsün. Ben artik bütün gün cennette kevserle kafa çekiyorum. Bi daha da yok öyle acayip acayip seyler yaratmak. Dertsiz basima dert oldular durduk yerde. Böylesi daha iyi yahu, sakin sakin. Ohhhh.

Sarışın

Daha yeni kuyumcudan çıkmıştı. Kendisine büyük gelen yüzüğünü küçülttürmüş aynı zamanda da taşını değiştirtmişti. Yüzük yeni gibi olmuştu ve ömür boyu garantisi olduğu için herhangi bir ücret almamışlardı. Çocuklar gibi mutlu olmuştu. Restorasynda olan Nuruosmaniye Cami'nin avlusundan geçip Kapalı Çarşı'ya girdi. Kapalı Çarşı hep garip gelirdi kendisine. İçeri girdiğinde kendisini vatanında yabancı gibi hissederdi. İçeride o kadar çok yabancı olurdu ki satıcılar bile Türkçe konuşmazdı.

İnanılmaz sayıda dükkan ve bu dükkanların büyük çoğunluğu kuyumcu ve halıcılar. İnsan şöyle bir düşününce bugünkü alış veriş merkezlerinden çok ta farklı olmadığını anlıyor. Çok güzel bir uygulama yapmışlar tavana tarihini pafta pafta koymuşlar. Bunları okuyacağım derken neredeyse düşüyordu, birkaç kişiylede çarpışma tehlikesi atlattı. Kapalı Çarşı'nın Beyazıt otobüs duraklarının olduğu kapısından çıktı. Otobüsüne yetişip hemen evine, Kocamustafapaşa'ya gitmek istiyordu. Otobüse bindi, arkadaki koltuklardan birine oturdu. Öyle Beyazıt Cami'ne doğru boş boş bakıyordu. O sırada çok güzel sarışın bir kız otobüs durağına doğru yürüyordu ve ilgisini çekti. Çünkü bu güzel kızı geçen hafta başka bir saatte aynı otobüste aynı koltukta otururken yine görmüş ve gözünü alamamıştı. Ve hatta oda dönüp bakmıştı. Ufak bir şaşkınlık yaşadı. Hemen kendine geldiğinde farketti ki kız ona bakıyor ve onda da biraz şaşırmış bir hal var. Yüzünde bir gülümseme oldu. Bu yeterliydi. Hemen kalktı ve otobüsten koşarak indi ve kızın yanına gitti. Ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilmiyordu ama bilmeside gerekmiyordu. Kızın yanına gelince kız iyice şaşırdı oda heyecanlandı. Önce ismini söyledi, kızla tanışmak ve konuşmak istediğini söyledi. Şansa inanmadığını ama böyle güzel bir kızla aynı şartlarda iki kere karşılaşması durumunda bunu kaçımaması gerektiğinden bahsetti çünkü bir üçüncü şansı olmayacaktı. Kız gülerek erkek arkadaşı olduğunu söyleyince bir anda yıkıldı, ne yapmalıydı. Biraz durdu, aslında öylece kala kaldı. Kendine gelince kızdan onun gibi güzel bir kızın erkek arkadaşı olmayacağını düşündüğü için özür diledi. Kızın çok hoşuna gitti ve gülmesi genci rahatlattı. Bunun üzerine kendisini affettirmek istediğini söyledi ve onu birşeyler içmeye davet etti. Kız biraz ters bir tavırla kendisini affettirmek için para harcamasına gerek olmadığını söyledi. Gençte zaten parası olmadığını tek ümidinin kalkarken ben öderim demen olduğunu söyledi. Sarışın yine güldü. Gülünce o kadar güzel oluyorduki resmen gözünü alıyordu. İnsan böyle bir güzelliğe bakmaya doyamıyordu. Biraz düşündü ve gerçektende nasıl böyle bir kızın erkek arkadaşı olmadığını düşündü anlamadı. Kız biraz isteksiz davranınca sınavı olup olmadığını sordu. Biliyordu İstanbul Üniversitesi'nin sınav haftası olduğunu. Kız ağzından sınavı olmadığını kaçırdı. Artık kurtuluşu kalmamıştı o da kabul etti. Çocuk Beyazıt'ı pek bilmediğini onun bildiği güzel bir yer varsa oraya gidebileceklerini söyledi. Meydanın karşısında büyük bir hana girdiler. 3. katta bir kafe vardı içeri girdiler. İçerisi kıraathane gibi duman altıydı ama hoş görünüyordu. Bir köşeye geçip oturdular. Muhabbet muhabbeti açtı, çaylar, meyve suları, kekler geldi geçti masadan. Neredeyse herşeyden konuştular. Çocuk kıza aşık olmuştu ama yapacak birşety yoktu arkadaşlığıyla idare edecekti. Daha önce hiç bir kızla böyle muhabbet etmediğini düşündü. Gülüyorlar, eğleniyorlardı, çok mutluydular. Yaklaşık olarak 3 saat olmuştu. Kız çocuğun lafını kesti ve aslında erkek arkadaşı olmadığını söyledi. Kısa bir süre sessizlik oldu. Çocuk gerçekten şok oldu. Kızda galiba ondan hoşlanmıştı. Muhtemelen ilk başta başından savmak için erkek arkadaşı olduğunu söylemişti. Sevincinden yerinden kalktı çocuk. İnanılmaz derecede mutlu olmuştu. Ne söyleyeceğini bilemedi. Kız içinden ne gelirse söylemesini istedi. Çocuk hiç düşünmeden ona aşık olduğunu söyledi. Kız çocuğun elini tuttu ve kendisinin de şu anda aynı duyguları hissettiğini söyledi. Kalktılar, dışarı çıktılar, eleleydiler. Yarın sinemaya gitmek için anlaştılar. Çocuk sarışın kız arkadaşını otobüsüne bindirip uğurladı. Daha sonra kendi otobüsüne bindi, arka koltuğa geçti ve Beyazıt Cami'ne doğru baktı.

10 Haziran 2011 Cuma

Canavarın Öyküsü

Sayın bay öğretmen kolalı yaka takar ve hint yağı kokar.
Sayın bay öğretmen uslu çocukların ensesini okşar.
Sayın bay öğretmen, başına silindir şapka geçirilmiş takır tukur bir iskelettir.
Sayın bay öğretmen dersini bilemeyen çocukları saldırmasıyla boğazlar.
Sayın bay öğretmen konuştuğu zaman sessizlik ister.
Sayın bay öğretmen, Yahudiler peygamberimiz İsa'yı çarmıha gcrdi, Tanrı onları bağışlasın, dcr.
Sayın bay öğretmen, sırtı bize dönükken birbirimize dokunmamızı yasaklar.
Sayın bay öğretmen Araplar'ın pis olduklarını,
Sağlık bilgileri olmadığını,
Hepsinin aynı tabaktan yemek yediğini,
Bağımsızlık'tan beri her şeyin kötü gittiğini,
Kimseye saygılarının kalmadığını,
Her şeyi kendilerine hak gördüklerini,
Onların vahşi olduklarını söyler.
Sayın bay öğretmen yemeğini çatal bıçakla yer ve güzel kokar.
Sayın bay öğretmen taze et sever.
Sayın bay öğretmen her şeyi bilir.
Sayın bay öğretmen Fransızca'yı mükemmel konuşur.
Baston yutmuş gibi dimdik durur,
Kendisiyle konuşulurken esnemez,
Kaba sözler söylemez.
Sayın bay öğretmen ellerini günde üç kez yıkar.
Sayın bay öğretmen çocukları kazanında kaynatır.
Sayın bay öğretmen bir canavardır.


Dün Hanukka'yı kutladık. Acı otlarla, içine yedi çeşit sebze katılmış kuskus yedik. Annem kutsal yemeği ışığa doğru kaldırdı ve başlarımızın üzerinde dolaştırdı. Ayin yumurtasını sessizce yedim. Babam, kollarına tefilim geçirmiş, Tora'dan ayetler okuyordu. Ben dinliyordum. Annem sessiz sessiz ağlıyordu. Gözlerim kapanmaya başladığında akşam oldu. Gecenin karanlığı, perdelere ve yüzlerimizin çıplaklığına vurdu. Gece, şamdanların çevresinde aksetti. Babamın bir üfleyişte söndürdüğü canlı alevde kutsandım. Ellerimi ana babamınkilerin arasına kattım, acımı aydınlıkla karıştırdım. Duvar saati aniden sustu. O zaman, babam takkesini çıkardı, dcrlenip toparlanmak için ayağa kalktı. Annem huzur bulmuş, neredeyse üzgün, ona bakıyordu. Solgun bir gülümseme, dudaklarını aralıyordu. Sessizliği bozmadan, bedenlerimizin dinginliğini bozmadan ağırbaşlılıkla kucaklaştık. Sürgünün ve göçebeliğin başlangıcı olacak uzun bir yolculuğa çıkacakmışız gibi kucaklaştık. Bu geceyi unutmamak için kucaklaştık... Üç gün sonra, annemle babam beni erkenden uyandırdılar ve giyinmeme yardım ettiler. Sabahın erken saatinde beni canavara teslim ettiler.

Okulum toprak siperlerle çevrili. Üç karga teneffüshaneden hiç ayrılmıyor. Gölgelere katıldım, beni cesetlerin arasına attılar. Bedenimi atların kanıyla yıkadılar. Beni başka insanların uykusuna gömdüler, beni kendimin olmayan düşlere gömdüler.

Ben, başka bedenlere yabancı bir bedenim. Sınıfa girdiğimde pencereler kapatıldı. Ağaran günün yoğunluğu avuçlarımda seyreliyordu. Yüz baş aynı anda bana doğru döndü, alkışlar şakırdadı, başıma yarasalar kondu. Sonra canavar geldi ve zafer çığlıkları atıldı...

Yoksul Yahudiler'i, kışın ısıtılmayan ve büyüklerin istavroz çıkararak söz ettikleri soğuk ve büyük, yıkık dökük binalarda öldürme adeti vardı eskiden. Onlara, ayin duaları ve Eski Ahid'den uzun bölümler ezberletirlerdi. Uzun sakalları yüzlerini örten öğretmenlerin kadınlara dokunmaya hakları yoktu ve yaramaz çocukların avuç içlerine cetvelle vururlardı. Benim, zengin kumaşlar, limon kokulu hizmetçi kızlar, resimli kitaplar ve yardımcı kadınların kahkahaları arasında doğma ayrıcalığım oldu. Benim krallığım, canlıların mutlusu babamla, sessiz bir bebeği emziren annemden oluşuyordu. Canım sıkılacak yaşa geldiğimde, adı süslü püslü yazılmış zengin okuluna götürdüler beni: "Kültür Misyonu". Belirsizliği, korkuyu ve tiksintiyi orada öğrendim. İçtenlikle davrandım, benimle alay ettiler, sinsileştim. Saftım, saflığıma güldüler, kötü yürekli oldum...

Şimdi, siperler açılıyor. En iyi öğrencilerin resimleri ve ödev kağıtlarıyla süslü büyük salonlar öğle sıcağında silinip gidiyor. Sinekler, perdelerin üzerine arabesk kıvrımlar dokuyor. Üzgün çocukların törenlerine başkanlık ediyorum. 

Soba, her iki yanımı sarıyor ve gürüklüyor. Tavan lambası dönüyor ve parıltısıyla bizi sersemletiyor. Ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım; açım. Kokulara, başıboş gecelere, annemin bedenine, ellerinin sessizliğine açım. Şimdi yaprakların ve çiçeklerin dansı başlıyor, şimdi sonsuza dek dışlandığım aldatıcı saltanatlar başlıyor.

Bir ses, hep aynı ses, suskunluğumu yırtıyor. Çağrılan benim, adım vurgulanarak söylendi. Kafam kazan gibi. Maruz kaldığım soruların çılgınca ritmini dinliyorum:

- Karenin yüzeyi?
- Bir çokgen çizin.
- Çocuk Doğduğu Zaman'ı kim yazdı?
- Kurtla Kuzu'yu?
- Bay Seguin'in Keçisi'ni?
- Kübün hacmi?
- Fransız Devrimi ne zaman oldu?
- Charlemagne hangi tarihte kutsandı?
-20 cm.lik bir kumaş yıkanınca çekiyor. 15 cm.lik bir kumaş yıkanınca ne kadar çeker?
- Bana, şu şiirin başını ezbere okuyun.
- 3'1erin çarpım tablosu?
- 5'lerin?
- 8'lerin?
- Dersi yirmi kez yazın.

Kakao ve kahve kokuları yükseliyor mutfaktan. Renkler yükseliyor, sabah yükseliyor. Kum taciri ne zaman gelecek? Gözlerim yaşama ne zaman kapanacak? Benim imparatorluğum sizinki değil, benim sözcüklerim sizinkiler değil, arzularım sizin arzularınıza saygı göstermez. Elleri kavuşturulup saten kumaşlar içinde boğulan çocukların ağlamaları yükseliyor, kahkahalar ve arındıran, muzaffer geceler yükseliyor. Kulaklarımı tıkamak istiyorum; gözlerimi oymak, artık anlamı olmayan çıplaklığımı parçalamak, dokunmaktan alıkonulan ellerimi, kucaklamaktan alıkonulan kollarımı kırmak istiyorum. Canavarın sorularının kesintisiz ateşi ne zaman sona erecek?

- Suyun formülü?
- Oksijenin?
- Demirin?
- Le Cid'i kim yazdı?
- Cimri'yi?
- Üç Fransız besteci sayın bana.
- 223'ü 48'le çarpın.
- Bana aşağıdaki toplamanın sonucunu bulun.
- "Hırsız" sözcüğünün eşanlamlısını söyleyin bana.
- "Yanıtlamak" sözcüğünün.
- "Oynamak" sözcüğünün.
- Bana bir paralelkenar çizin.
- Bir karenin kaç köşesi vardır?
- Bir dikdörtgenin?
- Ezber parçanızı biliyor musunuz?
- Çarpım tablonuzu?
- Kimya formüllerinizi?
- Tarihsel günleri?
- "Tepe" ne demek biliyor musunuz?
- "Küçük koyak"?
- "Polder"?
- Eriha nerededir?
- Aziz Jean d'Aerc?
- Saha Melikesi Belkıs kimdi?
- Charles Martel?
- Deli Jeanne?
- Jül Sezar?

Hiçbir şey bilmiyorum. Donuk yüzlü bu putlar gibi saygısızlık edildi bana. Canavar beni yiyip yuttu ve bir kış akşamı, yağmur altında gömdü. Hiçbir şey bilmiyorum. Belleğim, sonsuzluğa ait kum gibi benden kaçıyor. Belleğim kumdan.

Kahkahaları, başıboş ve suçortağı geceleri yitirdik mi yoksa? Ağaçların ışığını yitirdik mi? Bir zamanlar, ölmek istemeyen bir çocuk varmış. Dcliliğim burada başlayıp bitiyor. Ama, bu onun uydurduğu bir son değilse, benim öykümün sonu yok. Ama benim öyküm artık benim değil; sadece bir ozan çağırabilir onun türküsünü.

Ne önemi var! Kaçmalı, kıyılara karışan görüntüleri yeniden bulmalı; eski, yitik, unutulmuş ayinleri (tıpkı tapılan ve tapınılan bir gecede olduğu gihi) el yordamıyla, gözü kapalı bulmalı. Sessizlik kabuğundan sıyrılmalı insan ve labirentlerinin kılavuzluğuna terk etmeli kendini.

Gözetleme kulesinin çanları karanlığı sarsıyor. Bu karanlığa dalmak ve bilinmez ormanlardan geçmek istiyorum. Hem avcıyım ben, hem de av köpeği; hem ateşim, hem de yanan ev. İsyanımı siperlerde boğdular. Çığlığımı tırnaklarımla kazıdım, sesimin sessizliğini çoğalttım. Ama sessizlik de benim, karanlık da; siperler, köstebekler, ormanlarım ben.

Ne önemi var! Kaçmalı, bu kurak topraklardan, bu çöllerden, bu rüzgar imparatorluklarından kaçmalı. Kandiller yakıldı. Sayın bay canavar hazımsızlıktan öldü ve dün akşam teneffüshaneye gömüldü; karalar giymiş kadınların hıçkırıklarına, çocukların esrime çığlıklarına ve kimsenin inanmadığı, kimsenin inanmak istemediği dualar geveleyen papazın tekdüze ezgisiyle ikide bir bozulan cenaze sessizliğine kattılar onu. Soğuk ve kirli gün, çatıları ağartıyordu. Gülüşmclcrimizi güçlükle bastırıyorduk, ama sevincimiz, tanrıların esrikliği gibi saçma, derin ve acımasızdı. Karalar giymiş kadınlar ölülerin topraklarına karışmış kanlı tırnaklarıyla bizi çimdikliyorlardı; dişleriyle, müstehcen öfkeleriyle, kor gibi yanan kinleriyle bizi lime lime doğruyorlardı.

Üç kez, gidenin geri dönmediği krallığa bizi sürüklemek ve gece köpekleriyle evlendirrnek istediler. Üç kez, pençeleriyle bizi götürmek için, esnek ve ışık saçan gövdelere dönüştülcr. Üç kez okşama kesildiler, güleryüz kesildiler, baştan çıkarma kesildiler. Ama tuzaklarını ortaya çıkartıyor, onlar yaklaştıkça kaçıyorduk. Işıltılı tan sökümü başında tuhaf bir şapkayla geldiğinde, karalar giymiş kadınlar, canlıların bilmediği düşsel bir hayvan biçimini alan korkunç bir çığlık attılar. Teneffüshanede her gece çınlayan bu çığlık, bizim yalnız ve muzaffer çığlığımıza karıştı.

Cadıların, ağır ağır ve sabırla başkalaşarak yelpaze gibi açılan, karanlık, parıltılı kanatlı kargalara dönüşmesine hayranlık içinde, dehşetten ve sevinçten donakalarak tanık olduk. Canavarın gömülmc törenini yöneten yazgısal hayaletlerden bize kalan son görüntü bu oldu.

Kaçalım ama artık, bu kısır topraklardan, bu çöllerden, bu büyük yalnızlıklardan, bu rüzgar imparatorluklarından kaçalım. Öğretmenimi çarmıha gerdim, Tanrı beni bağışlasın. Herşeyi bilen, çatal kaşıkla yemek yiyen, kolalı yaka takan ve hintyağı kokan canavarı çarmıha gerdim. Kızgın taşların üzerinde dans ettirdikten sonra gözlerini yedim. Kara ve kıllı gövdesine önce demirden bir yelek geçirdim ve ak babalara terk ettim onu. Şölen kanlı geçti. Yakıcı taşların üzerinde, katedralin kırmızı iç avlusunda dans etti. Dans etti ve çocuklara küfretmek istedi, ama dilini kesmişlerdi. Dans etti ve kendisine itaatsizlik edenleri boğazlamak istedi, ama ellerini kesmişlerdi. Dans etti ve ağır pabuçlarıyla asilerin gövdesini çiğnemek istedi, ama ayaklarını kesmişlerdi.

Ne önemi var? Nefret etmekten bıktım. Kandiller yakıldı. Rialto Köprüsü'nün altından gondollar kayıyor; bana yabancı bir gece benim üzerimdcn kayıyor, maskeler kayıyor. Yelken kanatlı melekler bizi görüntülerin arasından geçiriyor ve durmaksızın yol alışları yalnızlığımla birleşiyor. Susadım: Perdeleri açın, pencereleri açın. Öğretmenimizi, sayın bay canavarı çarmıha gerdim, benim için dua edin. Pisim ben, ellerimle yemek yiyorum ve benim törelerim sizinkilere uymuyor. Her akşam, tımaklarını kırmızıya boyayan ve saatlerine kaçamak bakışlar atarak kımıltısız duran orospuların içine giriyorum. Çerçöp yiyorum ve yılanlarla çiftleşiyorum. Ben bir vahşiyim sayın bay canavar ve sizin kültürünüzü, nüktelerinizi, ahlakınızı ve acılaşmış mantığınızı istemiyorum. Dans etmek istiyorum, kanımın akışıyla, gözkapaklarımın, gözlerimin, kalçalarımın, ellerimin, ağzımın, cinsel organımın ve çığlıklarımın ritmiyle dans etmek. Denizin üstünde dans etmek istiyorum, kendi şarkımla, kendi kösnüllüğümlc salınarak, bitkinleşmiş. Artık sizin aklınızı, Ceset-Tanrı'nızı, şehitlerinizin kanını, merhametli bakirenizin gözyaşlarını, zavallı-günahkarlar-içindua-edin'inizi, ölüm törenlerinizi ve namusunuzu istemiyorum. Yıldırımla bir kucaklaşma sonucunda, erkek kardeşim güneşi ve kız kardeşim ayı doğuran, dingin göğüstü toprak anamla dans etmek istiyorum. Yunus olmak istiyorum, herşeyin aşırısı, kuş, çıngırak dilli sürüngen, şiir ve yeniden diriliş olmak istiyorum. Yukarıdaki Görkemli Yer'inden canlılar soyunu yargılayan her şeye kadir, tek Tanrı'nızı istemiyorum artık. Biraz sonra, yasak törenler, ölü çocukların törenleri, sözcüklerin ve firavuninciri gölgesinde harelenmiş kaygan, nemli kadın gövdelerinin hiç durmayan sefahat alemi, tam-tamların ve kahkahaların sefahat alemi başlayacak.

Bu gece Deccal gelecek, Melek Metatron[1] gelecek, kilden doğmuş Golem[2] gelecek. Ben Dcccal olacağım. Melek Metatron. Golem olacağım ve yeni krallıkları, kutsal genelevleri, bahçe, labirent, cami, kule ve katedral olacak düşsel mekanları kutsayacağım.

Benim şatom kumdan, döllendiğinde meşale gibi ışıldayan düşlerin sessiz toprağından olacak. Şatom belleğim olacak ve orada kendimi yitireceğim; göçebeliğimin ve esrimelerimin keyfine göre şatomu yeniden yaratacağım ve ona sevinçlerimin, korkularımın ve alçalmalarımın biçimini vereceğim. Gece doğuyor, gemimizin güvertesinde beliriyor. Gece yelkenlerini yırttı, bağırmadan, kucaklaşmalarımızın sessizliği içinde. Okyanustan, soğuk, suyosunlarıyla, köpekbalığı dişleri ve denizanalarıyla süslü bronz bir yontu çekip çıkarıldı. Okyanustan aşkımın, ölü aşkımın, sevgilimin cesedi çıkarıldı: gizli, olağandışı ve belirsiz oyunları bana öğretmiş olan tan sökümünün cesedi.

Gece, gemimizin güvertesinde beliriyor. Demir aldık. Yelken kanatlı melekler, konuşan balıklar adasına doğru bize kılavuzluk ediyor. Ürkmüş, sersemlemiş canavarın kafası sopalarımızdan birinin üstüne dikili. Ağır ağır kanıyan ve siyah, karınca gözleri hala kızgınlıkla haykırıyor. Anlamsız sözcüklerden, küflenmiş akıldan, aksiyomlardan ve postulatlardan kurtarın beni. Bırakın, tuzun, denizkızlarının saçlarının, rüzgarın saçlarının kokusunu soluyayım. Dalgalar birbirlerini yalayan ve parçalayıp yutan dişi köpcklcrdir, deniz gülrnekten kırılıyor.

Gece doğuyor. Canavarın kafası gibi kanamak istiyorum, bir ısırgan gibi kanamak istiyorum. Sessizlik kardeşlerimle, canlıların gövdesiylc konuşuyorum. Gemimin pruvasını okşayan suyla konuşuyorum; kırmızı, kör güneşle konuşuyorum; kıllı, obur ve kara kalçalarını ayıran ayla konuşuyorum; çekip gidiyorum, bilinen toprakları, aşkımın kıyılarını, kavakların gölgesini, uyumlu kentlerin gölgesini terk ediyorum.

Şimdi, susuyorum, tanrıların kahramanca yürüyüşüyle barıştım, taşlarla barıştım; saltanatım olan, her şeyin başlangıcı ve sonu olan tozla barıştım.

Şimdi, kulaklarımı yumuşak balmumuyla tıkadıktan ve kollarıma tebeşirden kanatlar yapıştırdıktan sonra, gemi direğine bağladılar beni. Geminin bordasına çıkan ve hareketsizlik içinde kımıldayan denizkızlarının şiddetli, acıklı şarkısını işitiyorum.

Denizkızları etrafımda dönüyor ama varolmadıklarını, bir bahane olduklarını ve sözümün, gerçeği peçeleme, zamanı askıya alma, taşkınlık ve tamamlanma olan bu denizkızlarına rağmen doğduğunu biliyorum. Şarkımın, göçebeliğimin sınırının da, denizkızlarının da ben olduğunu, bizzat kendi ölümüm olduğumu biliyorum. Ve şunu anlıyorum, ve bilgenin öylesine hüzünlü olan ve beni allak bullak eden sözünü anlıyorum: Dünyaya ve diğer insanlara yabancıyım. Yeryüzündeki varlığım bir giz, adsız bir cinayet. İlk günahım görmek oldu, ikincisi içmek, üçüncüsü yemek. Bilgenin beni allak bullak eden sözünü anlıyorum. Kısacık bir zaman parçasına ve sonsuzluğa tutsak denizkızları gibi, canlıların ölüm şarkısını söylüyorum ve büyüleyici sesim onları öldürüyor. Uğursuz denizkızları gibi şarkı söylüyorum, ama insanları esriten şarkım benim başımı döndürüyor ve sesim yükseldikçe gücüm azalıyor, beni korkutan gece başlıyor ve bu kaçınılmaz cinayetle hem yaratıcının, hem de kurbanın ben olduğunu bilerek ölüyorum.


Gilles Zenou
Çeviren: Işık Ergüden


[1] Babil Talmudu'na göre iyi davranışları kaydeden melek; Talmud'da Metatron'un o dönemde öne süıüldüğü gibi ikinci bir tanrı değil, sadece bir melek olduğu tartışılmıştır. (ç.n.)

[2] Büyü yoluyla, kutsal adların (örn. Tanrının gizli adlarının) terennümüyle yaratılan varlık, özellikle insan. (ç.n.)


GILLES ZENOU, 1957'dc Meknes'de (Fas) doğdu. Mektup (Sillages, 1987) ve Çevrelerin Kitabı (Sillages, 1988) adlı yayımlanmış iki romanla, Proust, Kafka, Buher, vs'ye ilişkin birçok makalenin yazarıdır. Yazıda, varlığı ortaya koyan ve onu, görüntülerin dünyasından söküp çıkaran bir sav, içsel bir deney görür. Bu ilk üç kitap (üçüncüsü, Geceler, Harmattan'dan çıkacaktır), kurmacanın, şiirin ve felsefenin birleştiği başlangıç yolculukları olarak okunabilir. Bu kitaplar, ruhsal olanın ivediliğini ve bilinçlilikle sevinçten ayrılamayan bir bilgeliğin ardından sürekli koşmayı gözler önüne sererler.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Sarhoş Olmak İstiyorum

Sarhoş olmak istiyorum. Deliler gibi içmek, kendimi kaybetmek. Biraz olsun şu gerçek dünyadan uzaklaşmak ve beynimi rahatlatmak. Beyin hücrelerim yine çoğaldı herhalde kafamda ağırlık yapıyor. Öldürmek lazım onları. Acaba sarhoş olmak için ne yapmam lazım. Sarhoş olmak gerçek anlamda sadece içki içmek değildir. Genelde içki içerken sarhoş olmam, daha çok neşeli günlerimde eğlenirken sarhoş olurum. Şöyle eli yüzü düzgün bir kız arkadaşı yapamadım ki, sanki eli yüzü düzgün olmayanı yapabilmiş gibi. Düşünsene bir insan kendisini bu kadar mı iyi ifade edebilir. Kızlar herhalde benim bir ilişkiden beklentilerimi hissediyorlar mı, yoksa ben kendimi çok mu belli ediyorum. Tamam kabul ediyorum, aşağılık bir insanım ama kime göre bence bunda bir sorun yok kadının beklentisi ve benim beklentilerim karşılandığı sürece ilişki olabilir. Düşünsene yatamıyacağım bir kızla niye çıkayım ki. Bir amacı yok. Ya birlikte olursak diye bekle ki bekle. Ben 27 yaşındayım ve hiç sevişmemiş bir erkek değilim ve buna açım. Doğal olarak her erkek gibi, ki ben bunu galiba daha net ifade ediyoru, ilişkide cinsellik istiyorum. Yoksa arkadaşlık istesem onun cinsiyeti o kadar önemli olmaz. Coupling dizisini izliyorum bir süredir, bugün itibariyle tüm bölümleri bitirdim. Gerçekten oradaki arkadaşlık, kadın erkek ilişkilerine yaklaşım, cinsellik, insanların çok kolay iletşim kurabilmeleri, bireylerin beklentilerini bu kadar net ifade etmeleri gerçekten öyle bir ortamda yaşamak isterdim. İlişkiler her ne kadar bir komedi dizisi olsa ve biraz abartmalar olsada hemen hemen böyle, İngiltere'de. Sonuçta kadın ve erkek birbiriyle tanışmak veya ilişki kurmak veya sevgili olmak istemesinin ilk sebebi içgüdülerimizdir. Ben bir kadından ilk görüşte onun entellektül altyapısından veya zekasından hoşlanamam. İlk baktığımızda yüzünün güzelliğinden, vücut güzelliğinden, giyim tarzından etkilenirim. Peki hassas nokta şu insanlar nasıl beceriyorlar bilmiyorum ama uzun süre birlikte oldukları arkadaşları ile çıkabiliyorlar. Aslında bununla bir derdim yok sonuçta birbirlerini tanıyorlar, hoşlaşıyorlar ve ilişki kendiliğinden gelişiyor. Sorun galiba bu sürecin nedense bende işlememesi. Ben ne zaman bu sürecin içine girmeye çalışsam cevap hayır oluyor. Belki de yanlış kişileri seçiyorumdur çünkü gözü dönmüş bir katil gibi karşıma kim çıkarsa atlıyorum üzerine. Hele ki yüzüme gülsün hiç şansı yok. Bu sebepten kaç kere rezil oldum, bunu önemsemiyorum ama durumu ifade edebilmek için kullandım. Düşünsene filmlerde veya dizilerde izlediğimiz Amerikan veya İngiliz Yaşam tarzı ne kadar mükemmel. Rahatlıkla bir kadının yanına gidip konuşabiliyorsun ve sonuç ne olursa olsun kimse bundan gocunmuyor. Zaten benim beklentim her kadın bana evet demeli değil. Benim beklentim benden hoşlanan kadınların bana bir fırsat vermesi. Ona belki aşık olamam veya onunla evlenmem ama onu çok mutlu edeceğime ve sevgiye boğacağıma eminim. Bir ilişkide erkeğin neler yapması gerektiğinin utanmasam kitabını yazacağım, bildiğim bölüm o çünkü. Bu konuda profesyonel desteğe ihtiyacım var galiba. Böyle bir destek alacağım birini bulsam yanından ayrılmam. İnsanları çok güzel analiz ediyorum ne yapıp yapmayacaklarına kadar bilebiliyorum ve bir kızın bana baktığında aklından geçenleride yorumlayamasamda biliyorum. Hatta bu özelliğimi bilen arkadaşlarım beni radar niyetine yanlarında gezdirip etrafımızdaki insanlar hakkında fikir sahibi olmaya çalışıyorlar. Ufak bir örnek vermek gerekirse birazdan eskiden yazdığım bir mektubu yayınlayacağım kız. Kız bana gerçekten aşıktı ve azmış durumdaydı resmen gelip sürtünüyordu bana. Anladığımı kadarıyla çok yanlış bir zamanda ben kendisine açıldım ve bana hayır dedi. Ben ona çıkma teklif ettiğimde yüz ifadesini kayda alabilseydim gerçekten gözleri "evet, evet Aydın sana aşığım seninle olmak istiyorum." diyordu. Daha ne yapabilirim bilmiyorum. Yalnızlığı kabullenmek isitoyorum çünkü uzun süredir böyleyim ama bünye reddediyor. Ben öyle kös kös oturabilecek bir insan değilim sürekli bir gelişme ve rekabete ihtiyacım var (mesleki anlamda değil). Bana hayır denmesi gerçekten kendime olan güvenimi sarsıyor bende deprem etkisi yaratıyor ama allahtan yapı çok sağlam yıkılmıyor. Hemen sıradakine geçebiliyor. Sorun şu ki sırada kimse yok çünkü ne kadar arkadaş ortamım varsa dağılmış durumda. İşte bence hassas nokta bu. Arkadaşlarımla birlikte olamadığım için ilişki de kuramıyorum. Bunun üzerinde çalışmam lazım galiba. İnsanları kendimden uzaklaştırmak yerine biraz güler yüz gösterince meyvelerini topluyorum. Benim nasıl bir insan olduğumu anlayabilen az sayıdaki insan bana sağolsunlar saygı gösteriyorlar ve arkadaşlığımın değerini biliyorlar. Bu salt ben oluşum bana arkadaş kaybettirmesine rağmen daha değerli arkadaşlar edinmemede yarıyor. Ha bu muhabbet sıkıcı olsada içim dolu olduğu için bol bol yazabiliyorum. Neredeyse yazmaktan sarhoş olacağım. Zaten sarhoş olmak istiyorum.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Dişimin Kökünde Kist Çıkmış, Aldırıverdim

2 hafta kadar önce evde izinliyken birden dişim ağrımaya başladı. Herhalde geçicidir dedim ama ağrının dozu yavaş yavaş artmaya başladı. Annemin üstün ecza bilgisine dayanarak bir ağrı ksici almak zorunda kaldım. O gece için rahatladım. Sonrasında birkaç gün bir ağrı olmadı. Fakat yine izin günümde dişim ağrı yapmay başladı. Bu durum cidden canımı sıkmaya başlamıştı. Ertesi gün dişçiye gitmeye karar verdim. Tabi kalkamadığım için dişçiye falan gidemedim. Eğer dişim fazla ağrımasaydı muhtemelen yine gitmezdim. O günü diş ağrısıyla geçirdim. Artık fazla yapacak birşey kalmamıştı, dişçiye istemesemde gidecektim. Ertesi gün istemeyerekte olsa erken kalktım ve yerini bilmediğim, kardeşimin bana tarif ettiği, dişçiyi bulmaya çıktım. Gerçektende Cerrahpaşa'nın köşesindeymiş, hemen buldum. Randevum yoktu ama sonuçta benim durumum biraz acildi. İçeri girdim, dişçi çok alçaktı ancak temiz ve güzel bir görüntüsü vardı. Bir erkek bir bayan dişçi ve 3 tane de hemşire vardı. Dişimin ağrıdığını belirttim. Muayene için beni içeri aldılar. Dişçiye hangi dişimin ağrıdığını sordu. Ben de gösterdim. Sağolsun kendisi o diş hariç tüm dişlerime o elindeki iğrenç demirle vurdu. Ne yazık ki sonra asıl dişe de aynı muameleyi yaptı. Bazen beni sinir etmek için herkesin birlikte çalıştığını düşünüyorum. Dişte herhangi bir sorun göremediler ve röntgen çekmeye karar verdiler. Bil bakalım röntgende ne çıktı. Önde ki protezli dişin kanalı, geçen sene kanal tedavisi yapılmış ondan sonra protez yapılmıştı, ağrıyan dişin köküne baskı yapmış ve kist oluşturmuş. Bir kist eksikti ya hayatımızda o da oldu işte. Tabi ki tek yol vardı, o da ameliyat. Dişçiden çıktığımda canım inanılmaz sıkkındı. Düşünsene pazartesi kardeşim ameliyat olacak bende ondan önce ki cuma nasıl ama. Gerçekten can sıkıcı ve sinir bozucu. İşin asıl kötü tarafıda para yok. Dişçi sağolsun 400 tl fatura çıkardı bana. Tabi bu olanlar çarşamba günü, randevu ise cuma günüydü. Perşembe okula gitmem gerekiyordu, gitmedim. Cuma sabah erkenden kalktım, operasyon için tok olmam gerektiği için iyi bir kahvaltı yaptım ve dişçinin yolunu tuttum. Dişçiye gittiğimde o saatte başka hasta olmadığı için beni bekliyorlardı. Hemen anesteziye başladılar. Yarım saat kadar anestezi evresi sürdü. Sonra operasyon odasına götürdüler. Dişçi ve iki hemşire ile başladık kesilmeye. Bir hemşire üst dudaklarımı tutuyor, diğeride elinde bir hortum ağzımda biriken tükrük ve kanı çekiyordu. Dişçi eline o korkunç aletleri alıp başladı kesip biçmeye. Her ne kadar acı ve ağrı hissetmesemde yapılan herşeyi hissettim. Ufak bir ara verdik operasyon bitince. O arada hemşireyi değiştirmek zorunda kaldık. Dayanamadı zavallı. Dikişlerde atıldıktan sonra suratım davul gibi şişmeye başladı. Hemen bana buz verdiler yüzüme bastım. Arada sırada bankanın bana faydası dokunduğu da oluyor. Sağlık sigortam sayesinde kisti aldırabildim. Eğer beş para etmez devlet hastanelerine gidecek olsaydım sanırım dişimi çekerlerdi. Aman kurtulduk ya sonunda. Sağolsun 2 günde rapor aldım, biraz dinlenmiş oldum. Bu arada ders çalışmam gerekiyor ama içimden bir ses yine sallamıyorsun diyor. Bilmiyorum neden ama konsantre olamıyorum. Ama ne olursa olsun bu sene bu okul bitecek. Ben artık bu pisliğe dayanamıyorum. Neyse bu aralar mutlu olmam imkansız gibi görünüyor. İyi ki çikolata var da arada kısa bir süre için bile olsa mutlu olabiliyorum. Arkadaşım da iyice kalmadı ha. Özcan lavuğu kayboldu gitti. Kerimlerle zaten çok fazla takılmıyordum. Shenerius desen yüzünü gören cennetlik. Tolga'yı Gaziantep'e askere gönderdik. Mehmet'te İzmir'e kaçtı. Ben biraz mal gibi kaldım. Göya kardeşim burada ama onuda gördüğüm yok. Yarın ameliyat olacak zaten. Onuda uzun süre unut. Bu aralar kısaca yalnızım...

6 Şubat 2009 Cuma

I am the Son of Rage and Love

Bu aralar Green Day çılgınlığı başladı bende. Gerçektende eğlenceli bir grup ve boş müzik yapmıyorlar. Yüksek ses ve gitar, davul ve bağıran bir vokal daha ne isteyebilirim ki. Her şarkıları aynı güzellikte, birbirini taklit etmek yerine tamamlıyorlar. Aslında yazmak istediğim bu değildi, aklımda farklı şeyler var. Aklımda hoşlandığım bir kız var. Bilmiyorum bunu çok yapıyorum, hep birilerinden hoşlanıyorum ama sonra patlıyor. Olsun hoşlanmak ve hayal kurmak çok eğlenceli. Bu boktan gerçek hayat yerine sadece hayallerimde yaşayabilirim. Galiba böyle özel bir gücüm olduğu için yalnızım. Ama bir önemi yok istediğim zaman istediğim kişi, ki bu erkek de olabilir kız da, ile iletişim kurabiliyorum. Bu hatun aslında geldi kendisi benimle zorla iletişim kurdu diyebiliriz. Bilirsin ben hoşuma giden kızlardan özellikle uzak dururum başıma bela almamak için onlarda inadına üzerime gelirler. Herhalde bunun adı deja vu. Ben bunu yaşamıştım galiba. Bugün başka bir hatuna ufak bir bomba patlatacağım ama muhtemelen yanlış anlayacak peki bu benim umurumda mı? Sanmıyorum... Bu aralar zaten yine hiçbir şeyi umursamıyorum. Sınavlarım başlayınca hep böyle oluyor. Ama aklımdan birşey hiç çıkmıyor. O inanılmaz gözler ve güzellik. Her yanlışlıkla bakışımda beni delip geçtiğini ve vücudumda değdiği yerleri yaktığını hissediyorum. İnsan etrafında pek çok güzel kız görür, fark eder veya etmez, ki özellikle ben fiziksel güzelliği biraz geri plana atabilen biri olarak, bu kız güzelliğinin yanında beni etkileyebildi. Hani şu meşhur elektrik varya nedense sadece ben alabiliyorum bu elektriği ama olsun. Dediğim gibi hayalini kurmak bile farklı bir heyecan ve mutluluk veriyor bana. Tek sorun bu sefer kendimi yine durduramayacağım. Galiba bundan sonra olacakları tahmin edebiliyorum. Acaba güzelliğini ona nasıl söyleyebilirim, galiba bir şiir yazacağım. Bence çok hoş olur. Yine gaza geldim şiir yazacağım. Yandı kalbim, tutuşuyorum. Kahretsin çok kötüyüm ben ya. Kızı korkutacağım (burada kötü adam kahkahası). Yarın umarım biraz ders çalışacağım ve kendime gelmeye çalışacağım. Haftaya umarım sınavım iyi geçmiş olacak ve ben yine spor yapmaya başlayacağım. Üzerimdeki negatif gücü atacağım. Bak az kalsın unutuyordum, hani sürekli birşeyler yapmam lazım deyip duruyordum ya, yaptım. Sağolsun bizimkiler kırk yılda bir işe yaradılar ve dans kursu başlatmışlar, bende dayanamadım ve kayıt oldum. Hemde özellikle istediğim hiphop ve street jazz. Acaba becerebilecek miyim? Benim gibi bir adamın beceremeyeceği bir şey var mı? Tabi ki yok. Şuna bak burada bile kendi kendime konuşuyorum. Ben deliliği de seviyorum. Ben aslında pek çok şeyi seviyorum hatta arada sırada da olsa yapıyorum ama nedense hiç süreklilik sağlayamıyorum. Bu da benim zayıf olduğum nokta. İnsanlar dışarıdan baktıklarında o kadar güçlü bir karakter görüyorlar ki korkuyorlar ve benden uzak duruyorlar. Karakterimin güçlü olduğu doğru ama bunu başkalarına baskı yapmak için kullanmadığım gibi özellikle insanları değiştirmeye de çalışmıyorum. Sadece insanların düşünmesi ve zekalarını ortaya çıkarmak hoşuma gidiyor. Genelde çevremde kendisinin farkında olmayan sadece yalan söyleyen ve aslında belki, bunu özellikle belirtiyorum, belki zeki olan arkadaşlarımı ayırmaya çalışırım. Bu yüzden saçma sapan konularda tartışırım. Canım bugün sadece güzellikten konuşmak istiyorum. Ve bu güzelliği görmek bana çok farklı duygular yaşatıyor. Heyyt ulaen bırakın o kızı. Bu sefer içimden bir ses olacak galiba diyor. Her zaman dediğim gibi ya olursa...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Yalnızım...

4 gün önce yani yıla girdik, bu sene sloganım yalnızım. Son 3 yıldır etrafımda çok fazla insan olmasına rağmen ve göya bu kişiler arkadaşım olmasına rağmen çalışmaya başladığımdan beri daha asosyal bir insan olmaya başladım. İşe başlamadan önce ki arkadaşlarımla da görüşemiyorum artık. İş yerinde bir sürü insan sırf konuşmuş olmak, sormuş olmak için birbirleriyle konuşan, hal hatır soran bir güruh. Aralarında gerçekten arkadaş olanlar mutlaka vardır ama ben olamıyorum işte. Ortam beni zaten geriyor birde sürekli çağrıdasın nasıl gerçek bir iletişim kurabilirsin ki. Paylaşımlar hep anlık, hiç kalıcı olamıyor. Birisi ile bir konuda konuşuyorsun ama ancak o kadar. Sonuçta kim kim bilmiyorsun ve ben kendim zaten çok konuşmayı ve boş konuşmayı sevmeyen bir insan olarak. Bazen farkediyorum kişiler benimle konuşmak istiyorlar ama ne? Eğer birgün şu işten çıkabilirsem hayatımın o günden itibaren ne olursa olsun daha iyiye gideceğine artık eminim. Yeni yıl sloganıma gelince bu aslında bir değişimin ilk sinyali önce korktuğun gerçekleri haykır. Klasik bir ters piskoloji yöntemi. Yalnızlık insanlar için korku verici bir durum, benim için de. Ama kendimi kandırmak için arkadaşlarımla görüşüyorum ve sanki yalnız değilmişim gibi bir duruma sokuyorum kendimi. Aslında evde bile annem ve kardeşimi görmeden geçiyor günlerim. Son dönemde tek becerebildiğim şey de yalnız kalmak. Ben de bunun üzerinde çalışmaya karar verdim. Eminin ki bir kız arkadaşım olsa bile yalnız kalabilirim. Sadece ben ve kitaplarım, ben ve internet. Kitap okumaktan, film izlemekten doldum. Bie keresinde biraz gerizekalı bir arkadaşım kitap okumak insanları asosyal yapar demişti de çok kızmıştım. Ama o yanılıyordu kitap okumak insanları yalnız yapmaz, yalnız insanlar daha çok kitap okur. Şimdi arkadaşlarımla konuşurken bile uzağım oradan. Mutluluk anlık birşeydir ve artık mutlu olmak için yapabildiğim tek şey çikolata yemek. Durum bundan ibaret. Benim yerimde başka biri olsa intahar etmeyi düşünebilirdi, düşünmese bile ben düşünüyorum ama ne yazık ki o kadar cesur değilim. İş yerinde bir arkadaşımız intahar etti ve sonucunda öldü. İlk düşündüğüm şey dışarıdan o kadar cesur bir insan gibi gelmediği olmuştu. Sevmediğim birisiydi ama önemli olan benim yapamadığım birşeyi gerçekleştirmişti. Onun yaptığı birşeyin benim ilgimi çekmesi ilginç gelmişti bana. Şimdi benim intahar edebileceğim fikrine varabilirler ama dediğim gibi ölüm değil o an beni korkutuyor... Kardeşim bile çok sevmeme rağmen benimle olamıyor. Neden bilmiyorum ama kendimi iyice bir kabuğun içine yerleştirmişim. İşin ilginç tarafı kabuk saydam herkes beni görebiliyor bana ulaşabileceğini hatta ulaştığını sanıyor ama sonuç ben onlar yaklaştıkça ya da yaklaşmaya çalıştıkta kabuğun içinde küçülerek uzaklaşıyorum. Şu kabuk ne kadar büyük ve ne zaman artık uzaklaşamayacağım, iyice merak etmeye başladım. Küçüle küçüle insanlığımı kaybetmeye başladım. Ama hala umursamaz ben buradayım. Hiçbir şey umurumda değil. En ufak önemsiz şeylerden, göya değerli ve önemli olması gereken şeylere kadar hiçbiri umurumda değil. Sadece yalnız olmak istiyorum ve bunu çok iyi beceriyorum. Düşünsene eğer yalnız olmak istemesem, ki bu yanlış anlaşılabilir, rahatlıkla birileri ile arkadaşlık kurup onlarla takılabilirim. Ama yapmıyorum peki bu noktada çıkıpta yalnızlıktan şikayet edebilir miyim? Tabi ki hayır. Bu aralar aklımda daha ilginç şeyler olmasını istiyorum ama geçenlerde yaşadığım bir travma beni yalnız bırakmıyor. Kafam hep onunla dolu, bu yüzden rahat düşünemiyorum, hayal kuramıyorum ve durduk yerde beni sinirlendiriyor. Şimdi yine klasik psikoloji gereği yüzleş diyeceksiniz ama benim katil olmaya niyetim yok şimdilik. Bu aralar sadece yatmak istiyorum, uyumakta değil sadece yatmak. Bir de insanlık dışı asılıyorum. Öyle böyle değil ortaya çıkan enerji 4 kişilik bir ailenin ısınma ihtiyacını karşılayabilir. Uzun bir süredir bu tembelliğim dolayısıyla sporda yapmıyorum. Ondan dolayıda vücutta biraz fazla enerji var herhalde. Şimdilik yazacak fazla birşey yok. Yalnızım...

24 Ocak 2009 Cumartesi

Ocak Sıkıntısı

Ocak ayı ne zor bir aymış. İnsanların beklentileri nedense ocakta çok fazla oluyor. Tahminen takvimsel bir algı sorunu bu. Yeni yılın başlangıcı olunca insanlar sanki sıfırdan başlıyormuş gibi hissediyor. Oysa s..tiğimin bir ayı işte. Diğer günlerden veya aylardan hiçbir farkı yok. Benim şu anda tek beklentim şu beş para etmez işten çıkabilmek. İş yerinde bir değişiklik olacak ve muhtemelen beni çıkartacaklar. Bu durum beni sevindirsede aynı zamanda beklenti iyi birşey değil. Eğer çıkarmazlarsa yıkılırım. Herşeye razıyım. Artık insan olmaktan bile sıkıldım. Bu kadar berbat bir iş olamaz. En önemli öğrendiğim şey ve edindiğim deneyim benim gibi insanlar memur olamaz. Otur malak gibi bir yerde hiçbir şey üretmeden para kazan. Bana çok ters. Psikolojim bozuldu artık kafam bile çalışmıyor, durma noktasına geldi. Öyle bir işki vücudunu kullanmıyorsun, sahip olduğun yetenekleri kullanamıyorsun, beynini kullanamıyorsun. İyi güzel hoşta o zaman kendime nasıl insan diyebilirim ki. Zaten demiyorum ki. Ye, iç, yat, işe gel, işten eve dön, emin ol dünyanın gerizekalıları için yaratılmış bir iş. Eğer 2. dünya savaşında böyle bir iş olsaydı, Hitler yahudileri çalışma kampları yerine bu işe sokardı. Bir insanın hayatını karartmanın en iyi yolu. Asıl iğrenç olanda öyle bir kölelik düzeni ki bir kere içine girdim mi çıkmak şöyle dursun sürekli daha da içine saplanıyorsun. Benim gibi biri bile neredeyse 3 yıldır burada. Bireysel olarak hiç kimseye bu işi tavsiye etmiyorum çünkü hiçbir deneyim edinilmediği gibi aynı zamanda sahip olunan yetenekleri de köreltiyor. Zaten hiçbir kariyer imkanı sunulmuyor. O tam bir kandırmaca bir kere kurum içinde de size beş para etmez insanlar topluluğu olarak bakılıyor ki, sanırım haklılar. Daha fazla yazamayacağım çünkü sinirlerim yine çok fazla gerildi, şimdi başka birilerine patlamak istemiyorum.

23 Ocak 2009 Cuma

100100001000

İki gündür kar yağıyor. Bu İstanbul kar yağınca hiç çekilmiyor. Bütün yollar kapalı, okullar tatil ve haya felç olmuş durumda. Bende pekçok İstanbullu gibi şu anda evide mahsur kaldım. Aslında bir yazar olarak bu benim için bayağı ancak ben böyle evde oturmaktan nefret ederim. Bir düşünün İstanbul gibi bir şehirde evde oturulur mu? Bu yazarlı tuhaf meslek pekçok tanıdığım ve arkadaşım dediğim insan var fakat hiçbiri gerçek bir dost değil. Şimdi televizyonda ki abuk sabuk yayınları izlemek yerine dışarıda yağan güzelim karı izlemek galiba daha mantıklı. Benim evim Çamlıca'da iki katlı eski bir ev, baba yadigarı. İkinci kattan dünyanın en güzel manzarasını rahatlıkla seyredebiliyorsunuz. Mutfağım biraz ufakl ama beni idare ediyor. Şöyle güzel bir çay yapayımda kanım ısınsın. Bu çay neredeydi, ya? Neyse bulabildim. Çay yapmak bana ayrı bir zevk verir. Üzeri çinili porselen çaydanlığımızı ve bardağımızı tepsiye koyup, hadi yukarı çıkalım. Aman yarabbim bu ne manzara karşı taraf gözükmüyor. Tipi olduğu belli. Oh, çayımızda sıcacık, insanın içini ısıtıyor. Bizim mahalle ve gözümün gördüğü her yer bembeyaz. İstanbul, gelinlik kıza dönmüş. Bu taraflar hep dar sokaklar ve benimki gibi iki veya üç katlı müstakil evlerden oluşur. Benim mahallde içinde çocuk olamayan tek ev, ne yazık ki benimki. Herhalde kar yağmasına en çok sevinenler çocuklardır. Haberlerde diyordu, okullar da tatil olmuş, değmeyin şimdi çocukların keyfine. Bizim mahallenin çocuklarıda ikiye bölünmüş, sokakta kar topu oynuyorlar. Havada uçan kar toplarının haddi hesabı yok. Ah, biraz daha genç olup dışarı çıkmak vardı, şimdi. Ben o zaman gösterirdim onlara, kar topu nasıl oynanırmış. Üç çocuk ayrı bir köşede nasıl becerebilmişlerse kardan adam yapıyorlar. Eminim birazdan benim kapımı çalıp havuç ve kömür isteyecekler, kardana adama bir yüz verebilmek için. Ne güzel bir gün sabahki ruh halimi üzerimden attım. Tipi de biraz yavaşladı, sanırsam. Ev çok sessiz bari radyoyu açayım. Herhalde uzun zamandır böyle güzel ve dinlendirici bir güne ihtiyacım vardı. Sıcacık evimde, güzelim İstanbul'umu seyrederken, bir hoş seda eşliğinde, çayımı yudumluyorum.

16 Ocak 2009 Cuma

11001001100

vay be 10 gün olmuş, sallayınca sallıyorum. Bayram tatili ayağına hiç yazmadım. Diğer sitelere birşeyler ekledim yine ama onlar daha çok kes yapıştır işi. Bugüm takımımızın yemek faaliyeti vardı. Herkes kendisi önceden belirlenmiş yemekleri hazırlayıp getirecekti. Bana da mercimekli köfte çıktı, ne yerim ya. Bugün kardeşim yüzünden yine geç kalktım. Birde yemek yapacağız neyse gerekli nevale evde vardı. Tarifi aldım yanıma başladım yapmaya. Aslında pek zor bir tarif değil, hammallığı çok biraz. Ben yamak konusunda , hem yemek hem de pişirmek, doğal bir yetenek olduğum için çok sorun olmadı. Bu mercimekli köfteyi çiğ köfte gibi yoğurman gerekiyor. Ufak bir sorun var tencereden leğene bir döküyorsun hala kaynar durumda elini içine sokunca bir anda ellerin ısınıyor, hatta yanıyor. Ellerimi tümüyle yaktım. Şu anda hala ellerim soğan kokuyor. Bir şekilde yaptım. Servise binip gelecektim herşeyi hazırladım 15:45 gibi evden çıktım. Servis şoförü zaten ne olduğu hakkında konuşmak bile istemiyorum gelmedi. Normalde işe ne güzel gelip yarışmaya katılacaktım. Peki ne oldu saat 18:10 gibi iş yerine gelebildim. 2 saatten fazla yolda geçti. İş yerine geldiğiğmde ne yarışma kalmış ne de yiyecek birşeyler. O kadar sinirliydim ki resmen titriyordum. Yemek molasına çıkıp mercimekli köftemi servise hazır hale getirdim. Arkadaşlar nasıl olduysa beğendi, sağolsunlar. Zaten hepsini bitirdiler. Bu beni mutlu etti biraz. Normalde sana doya doya yazmak istiyordum ama anlamadığım bir şekilde kafamda muhteşem şeyler olmasına rağmen birşey yazamıyorum. Hikaye bile yazamıyorum. Söz ama yarın efsane bir yazı olacak.
Ben yine sıkıldım.

5 Ocak 2009 Pazartesi

1000000000

Aslında yazmak istemiyordum ama yazacağım aklım yine dolu. Kağıda aktarırken hep sorun yaşıyorum, düşünmek kolay ancak yazarken unutuyorum sırası kayboluyor. Yazılarım sırf bu yüzden çok kopuk gibi geliyor bana. Yine sinirliyim diyeceğim ama değilim anlamıyorum tuhaf bir ruh halindeyim. Sinirli veya mutlu veya üzgün değil daha çok umursamaz. Efsanevi üşengeçliğim geri döndü galiba. Kızmak istiyorum kızamıyorum, gülmek istiyorum gülemiyorum, erken kalkmak istiyorum kalkamıyorum. Bu gerçekten sinirimi bozuyor ama yine de sallamıyorum çünkü zor geliyor. Şu anda yazmakta zor geliyor, belki boşalırım rahatlatırım diye. Aslında nasıl rahatlayacağımı biliyorum ya neyse. Bundan sonra çok zor herhalde. Belki bayramda bizimkiler İstanbul'da olursa bir iki Taksim yapar, boşalırım. Ah nerde bende o şans. Babamda gelecek şimdi al başına belayı bir ton muhabbet. Okul bir tarafta borçlar bir tarafta işte tam sinirlenmem gereken bu noktada ben boş veriyorum. Bir de onla mı uğraşacağım, bunla mı uğraşacağım. En mantıklısı film izlemek bir tek o beni biraz rahatlatıyor, kafam dağılıyor izlerken. Dün çok güzel 2 film birden izledim. Christian Bale gerçekten büyük oyuncu her iki filmde de başroldeydi ve mükemmel oyunculuğu ile beni yine mest etti. Harsh Times pek birşey beklemiyordum filmden, düşündüğüm gibi hareketli bir filmde değildi ama oyunculukla filmi götürmüşler hikaye her ne kadar sıkıcı gibi gözükse de gözünü ekrandan ayıramıyorsun ve hiç ummadığım bir şekilde bitiş, gerçekten harikuladeydi. Bir an askerde insanların nasıl sıyırdığını gördüm, kendimi gördüm. Acaba bende sinirlendiğimde öyle mi gözüküyorum? Ben panik atak geçirmiyorum ama muhtemelen ona yakın bir duruma geçiyorum. Kendimi kaybediyorum buda çevremdeki insanları tabi korkutuyor. Dün filmi izlediğimde resmen korkuyu arkadaşlarımın gözünde gördüm sanki. Öfkemi yine kontrol edemiyorum, tekrardan kendimi meditasona almam gerekecek galiba. Geçen sefer iyi kontrol etmiştim kendimi ve bu sorunlarımı aşmıştım. Herşey olumsuzken, ki bu çok normal hayat asla olumlu olamaz, insan mücadele eder. Ben tam tersi herşey olumsuzken olayın bilincinde olduğum için umursamıyorum, bir mücadeleye girmiyorum. Farkettin mi bilmiyorum ama deminden beri aynı şeyi söylüyorum. En iyisi susmak.

2 Ocak 2009 Cuma

11010100

İnsanlar hakkında genelde yanılırım. Kilolarını anlayamam, yaş tahminlerim berbattır, boy olayını hala idrak edebilmiş değilim mesela, hele birilerine benzetmek o çok zor. Ama asıl zor olan insanların sizin hakkınızda ne düşündüğünü bilememektir. Bu sizi hep yanlış yönlendirir ve çoğu zaman aldığınız kararları olumsuz etkiler. Ben genelde arkadaş seçmek konusunda çok başarılıyımdır çünkü ince eler sık dokurum zaten bu elemeyi geçebilen biri bana katlanabilir. Kimi zaman etrafımdaki insanlar benim arkadaşım oldukları yanılgısına düşerler. Alacakları ilk hayır cevabında anlarlar benim arkadaşları olmadığımı. Ben gereksiz yere merhaba demem. Bana derlerse belki merhaba derim. Ama karşımdaki kişiye boşuna merhaba dedin bir daha mümkünse deme derim, gözlerimle. Arkadaş seçmek benim için çok zordur. Gereksiz kişilerle iletişim kurmamak için kimi zaman iyi arkadaş olabilecek insanları da es geçebilirim. Bazen neden olduğunu anlamadığım bir şekilde insanlar benimle arkadaş olmak için mücadele ederler. Bunu gerçekten anlamam. aslında tek bir açıklaması var, o da benden çıkarları olması. Benden insanın ne çıkarı olabilirse. Onlar herhalde beni bir halt sanıyorlar. Biraz sessiz durunca, ilgi odağı olursun ilk başta benimde herkes ilgi için sessiz kaldığımı sanar ama ben hep sessiz kalırım. Çünkü benim ilgiye ihtiyacım yok. Benim kendimle aynı düzeyde birşeyler patylaşabileceğim ve bana dert olmayacak insanlara ihtiyacım var. Ve bildiğim kadarıyla o insanlar çok az. Ben nasıl oluyorsa bu tarz insanları zorla olsa bile bulurum ama onları kaybetmek için de elimden geleni yaparım. Bazen ne kadar aşağılık bir insan olduğumu düşünüyorum ama sonra farkediyorum ki o kişiler tam olarak benimle aynı seviyede değiller. Pekçok kişi bunu yanlış anlayabilir. Bana derler sen kendini ne sanıyorsun. Ben kendimi birşey sanmıyorum, sadece yaşam anlayışım etrafımdakilerden farklı. Fark her zaman değer verdiğim birşeydir. Beni ben, bir başkasını başkası yapan fark değil midir? Bazı insanlar popüler olmayı, herkesi tanımayı, herkesle arkadaş olmayı sever, bazıları da ister ama nedense beceremez ve diğerlerine gıpta eder. Popüler olmak bana çok uzak kavramlar. İnsanlar sadece gülsün diye espri yapamam. O anda yapılması gerekiyorsa yaparım. Komik olacağım, sesim güzel, iyi dans ederim, yatakta üstüme tanımam, fubolu benden iyi kimse oynayamaz gibi kaygılarım yoktur. İstediğim zaman komik olurum, istediğim zamanki bu pek sık olmaz şarkı söylerim, istediğim zaman dans ederim, şimdiye kadar benimle olan hiçbir hatun bana yatakta kötü olduğumu söylemedi en azından, futbolu berbat ama sürekli oynarım. Birileri bana kötüsün diyebilir peki bu umurumda olur mu? Olmaz. Belki de bu yüzden hatalıyım ama böyle seviyorum ben. Kendimi hala küçük bir çocuk gibi görüyorum. İllaki yeni şeyleri kendim öğrenmeliyim, kendim deneyimlemeliyim. Mesela en sabit bilgilerden biri eğer bir kızla 2 günden fazla görüşürsem bana kesinlikle hayır der. O yüzden ne zamandır ki Taksim hayatına ara verdim işte o zamandır hatun matun yok. Çünkü alacağım cevabı biliyorum ama sormaktan eksik kalmıyorum yine de. İşte bu noktada yaptığım hata o kişiyle tekrar iletişime geçemeyişim. Muhtemelen benim umrsamadığım şeyleri dert etmesi beni geriyor, birde bende sanki hala evet diyecekmiş gibi bir beklentim oluyor. Oysa yok öyle birşey. Aman ne bileyim işte can sıkıntısı yetmiyor zaten birde böyle çocukluklarla uğraşıyorum. Sonuçta herkesden benim kadar geniş olmasını bekleyemem. Ufak bir kitap molası verdim arada biraz kitap okumak iyi geliyor. İlginç bir şekilde üzerime bir yorgunluk çöktü, uykum geldi anlamadım. Böyle olunca sinir oluyorum. Tam birşey yapacağım bu ruh haline giriyorum ve hemen sonrasında boşveriyorum. Sırf bu yüzden okulum uzadı gibi. Şu kurban bayramı gelsede 6 gün dinlensem gerçekten ihtiyacım var buna. 6 gün tatilde seninle pek görüşemeyiz herhalde. Daha vakit var yazarım sana.