Küreselleşme Toplum Kuramı ve Küresel Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Küreselleşme Toplum Kuramı ve Küresel Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Şubat 2011 Pazartesi

Küreselleşme, Toplum Kuramı ve Küresel Kültür 3

Robertson’ın kültürü küreselleşme analizlerinde merkezi hale getirmesi, küreselleşmenin küresel bir kültür üretmeyeceği anlamına gelmez. Çünkü o küreselleşmeyi “dünyanın tek bir mekân haline gelme süreci” olarak tanımlamaktadır. Bu durumda, küreselleşme kaçınılmaz olarak küresel bir kültürün oluşmasına yol açacaktır. Fakat, bu kültür, “aynılaştıran” değil, normatif bağlayıcılığı olmayan ama dünyaya ilişkin genel bir söylem üreten bir kültürdür (Robertson, 1999: 221-22). Nitekim Turner’in (2002: 170) ifade ettiği gibi, toplumlar, küresel turizm, ticaret ve artan mülteci nüfusu tarafından gittikçe daha da farklılaştırılırken, politik ve kültürel birliktelik sorunu dramatik bir biçimde büyümektedir.

Küreselleşme ile birlikte “tek bir mekâna küçülen” dünyada bir taraftan küresel bir kültür oluşurken, diğer taraftan da farklılıkların mevcudiyetini koruması hatta giderek kendini sağlamlaştırması nasıl mümkün olur? Bu soruya Robertson (1999: 171, 278) kendi ürettiği “küresel ve tikelin eşanlılığı”
kavramı üzerinden cevap vermektedir. Ona göre, dünya tek bir mekân haline gelmekte yani küreselleşmektedir. Öte yandan küreselleşme tüm toplumları “görecelileştirerek eşitlemektedir” (Robertson, 1999: 214). Bu da tüm toplulukların bu tek mekânda yer alabilmesini sağlayan farklılıkların, yerelliklerin “bir aradalığını” doğurur. Zaten, Robertson’ın “küresel kültür” dediği şey de, farklı kültürlerin etkileşimlerinin bir sonucudur (1999: 187). Küresel ve yerel olanın eşanlılığı Robertson’ı yeni bir kavram arayışına itmiştir. Robertson, eşanlılığı vurgulamak için, Japon iş dünyasında yerel koşullara uyarlanan “küresel taslak” anlamındaki “dochakuka”dan hareketle
“glokalleşme” kavramını önermiştir (1999: 280; 1999a: 120). Dolayısıyla, küreselleşme denen bu olgu türdeş bir dünya üretmesi bağlamında modern, göreceleşmiş kendiliklere yol açması bağlamında da postmodern bir görüntü sergiler (Robertson, 1999: 170). Sunulan bu kavramsal çerçeve bir taraftan
bağlam olarak kapsadığı bütünlük ve kapsayıcılık kavramlarını muhafaza ederken, öte taraftan da birleşme ve farklılaşma süreçlerinin aynı anda gözlemlenebildiği bir dünyadaki ampirik karmaşıklıklarla başa çıkabilmesi bağlamında bir hayli isabetlidir (Tomlinson, 1999: 25).

Robertson’ın analizinde modernite küreselleşmenin iki yüzünden birini temsil etmektedir. Modernite küreselleşme sürecinin sadece bir aşamasıdır. Ne küreselleşme modernitenin sonucudur, ne de modernite küreselleşmenin başlangıcıdır. Robertson (1999: 57) modernite ve küreselleşme arasında doğrudan bağlantı kurulmasına, özellikle de küreselleşmenin modernitenin bir sonucu olarak sunulmasına şiddetle karşı çıkmakta, -modernite ile ilintili olmakla birlikte- küreselleşmenin moderniteye bağımlı olmadığını ileri sürmektedir. Modernite ile yakından ilintili olduğunu söylüyor olması, Robertson’un küreselleşmeyi modernitenin bir sonucu olarak algıladığı anlamına gelmez.
Buradan anlaşılması gereken, küreselleşmenin sadece post-modern döneme ait olmadığı modern dönemle de ilintili olduğudur (Robertson, 1992: 53’den aktaran Sarıbay, 2004: 63; Turner, 2002: 166). Nitekim Robertson maddi tarihsel gelişimini incelediği çalışmasında, küreselleşmenin hem modern hem de postmodern döneme ait olduğunu söylemektedir (1999: 99-101). Fakat bu değerlendirmeye rağmen, Robertson küreselleşmenin modern dönemle birlikte başlatılması gerektiği konusunda olumsuz bir tutum izlemektedir (1999: 276)

“….Küresel kültürün çok uzun bir tarihe sahip olduğunu düşünebiliriz. ‘İnsanlık düşüncesi’ en azından büyük dünya dinlerinin ve metafizik öğretilerin ulusal topluluk ve toplumların doğuşundan yüzyıllar önce ortaya çıktığı Jaspers’ın Eksenli Dönemi kadar eskidir. Bu uzun dönem boyunca uygarlıklar, imparatorluklar ve diğer kendilikler sürekli olarak çok daha geniş, giderek küçülen ve şimdilerde küresel hale gelen bağlama yanıt vermek sorunu ile karşı karşıyadır” (Robertson, 1998: 118-119).

Robertson’un küreselleşme ve modernite arasında kurduğu ilişki, Anthony Giddens’a yaptığı itirazda netleşir. Giddens küreselleşmeyi modern dönemde gerçekleşenlerin sonucu olarak değil, bizzat modernitenin kendisini tüm dünyaya yaymasıyla oluşmuş bir olgu olarak tanımlar. Giddens’a göre küreselleşmenin dört boyutu olan “kapitalist dünya ekonomisi”, “uluslararası işbölümü”, “ulus-devlet sistemi” ve “askeri dünya düzeni”, modernliğin dört boyutu olan “kapitalizm”, “endüstriyalizm”, “gözetleme” ve “askeri güç”ün genişleyerek gezegen ölçeğine yayılmış boyutlarıdır (1998). Yani, Giddens’ın zihninde küreselleşme, modernitenin gezegen ölçeğine taşınması olarak yer almaktadır (Robertson, 1999: 231). Robertson’ın bu yaklaşıma itirazı, zamansal açıdan küreselleşmenin modernitenin ardından geldiğini ileri sürüyor olduğu için değildir. İtiraz, Giddens’ın yaklaşımının,
küreselleşmenin modernitenin yayılması bağlamında dünyayı aynılaştıracağı iddiasına yöneliktir. Kaldı ki, küreselleşmenin aynılaştırıcı bir işlev görmediğini, aksine küreselleşme ile birlikte uygarlık, toplum, ırk, din ve birey düzeyinde bir bilinç yükselişi olduğunu savunan Robertson’ın (1999:51) Giddens’in küreselleşmenin modernitenin tüm dünyaya yayılması olduğu yönündeki savına katılması beklenemez. Robertson’a göre Giddens’ın sorunu kültürün önemini bütünüyle göz ardı ediyor olmasından kaynaklanmaktadır. Küreselleşmiş bir dünyada “öteki”nin olamayacağına ilişkin tespit,
Giddens’ın analizinde kültür olgusunun dışlandığını göstermektedir. Bir başka ifade ile Giddens, “öteki” sorununun küreselleşmiş bir dünyada derinlik kazanacağı gerçeğini ıskalamaktadır. (Robertson, 1999: 235-236).

Küreselleşme ve postmodernite ilişkisine gelince. Robertson bu ilişkinin çift taraflı olduğunu belirtir. Bir taraftan küreselleşme, postmodernlik kavrayışına ilişkin düşüncelerin görece bir kaynağı iken (1999: 276), diğer taraftan postmodernite küreselleşme denen olgunun ortaya çıkmasında en az
modernite kadar bir role sahiptir (1999: 92). Modernite, küreselleşmenin “evrenselin tikelleşmesi” yönünü temsil ederken, postmodernite “tikelin evrenselleştiği” süreci temsil etmektedir (1999: 169). Robertson, küreselleşmenin hem modern hem de postmodern yönünün bir arada olduğunu vurgularken son derece açık bir dil kullanmaktadır (1999: 169-170):

“….Evrensellik tikelcilik meselesinin dünyayı bir bütün olarak yapılaştırmanın bir tür küresel kültürel biçiminin, temel bir eksenini oluşturmaya başladığını savunuyorum. Bu nedenle, evrensellik temasını her şeye uygulanabilir, uygulanması gereken ilkelerle bağlantılı görmek, tikelcilik temasınıysa yalnızca bölgesel olarak uygulanabilir, uygulanması gereken ilkelere gönderme yapan bir şey olarak düşünmek yerine, bu ikisinin dünya ölçeğinde kültürel bir bağlantının uzantıları olarak birbirleriyle bağlantılı temalar biçiminde görülmeleri gerektiğini düşünmekteyim. …evrenselciliğin tikelleşmesi, evrensel varoluşa küresel-insani somutluk kazandırma düşüncesini içerirken, tikelciliğin evrenselleşmesi tikelciliğe eşsizliğe dolayısıyla da farklılık ve ötekiliğe hiçbir sınır tanınmadığı
düşüncesinin geniş oranda yaygınlaştırılmasını içerir. Bu çizgiler doğrultusunda, günümüz küreselleşmesini ve evrenselciliğin tikelleşmesini içeren ikili bir sürecin kurumsallaşma biçimi olarak düşünülebileceğini vurgulamak isterim.”

Modern ve postmodern yönün bir aradalığı küreselleşmeye yönelik kimliği koruma bağlamındaki direnişleri de kendi içinde çelişkili kılmaktadır. Zira dünyayı homojenleştiriyor olması, küreselleşmeye direnişin tek sebebi değildir. Bunun yanı sıra, küreselleşme ile birlikte dünyanın kültürel açıdan eşit, görecelileşmiş kendilikler ya da yaşam biçimleri dizeleri olarak algılanmaya başlanması bir diğer direniş sebebidir. Bu durumda direniş, kendi içinde çelişkili duruma düşmektedir (Robertson, 1999: 170). Bu nedenledir ki, Robertson küreselleşmeye itiraz etmek yerine, “küresel bir toplum” kuramı geliştirmeyi (1999: 90-91) tercih etmiştir. Küreselleşme olgusu ile birlikte yaşamamız gerektiğini öğütleyen bu kuram, söz konusu olgunun yörüngelerini çok boyutlu bir tarzda açıklamayı ve küresel düzen sorununu kültür boyutuna vurgu yaparak ele almayı öngören bir zemin üzerinde inşa edilmiştir. Amaç, hem küreselleşmeye gösterilen simgesel tepkileri yorumlamamızı, hem de bu yorumların sınırlılıklarını aşabilmemizi sağlayacak analitik bir çerçeve sunmaktır (Robertson, 1999: 124).


3. Sonuç

Robertson’ın analizinde küreselleşme olgusunun ne zaman başladığına ilişkin olarak tam bir belirsizlik bulunmaktadır. Turner’in (1992: 314) ifade ettiği gibi, Robertson, bir taraftan küreselleşmenin son dönemlere ilişkin bir “fenomen” olduğunda ısrar ederken, diğer taraftan da eski Yunan ve Roma’nın, Hıristiyanlık ve İslam gibi büyük dinlerin küresel bir yapı arz ettiklerini savunmaktadır. Fakat bu belirsizlik, Robertson’ın kültüre merkezi bir rol atfederek, küreselleşmeyi “hegemonun bir söylemi” olmaktan çıkarmaya çalıştığı gerçeğini gölgelemez.

Kültür olgusunu küreselleşme analizlerine dâhil ederek Robertson’ın literatüre iki önemli katkı yaptığı söylenebilir. Birincisi, -Ohmae’nin yaptığı gibi- ekonomi merkezli bir okuma ile küreselleşmenin, siyasal sınırları aşan bir medeniyet ürettiği, yani kültürler arası sınırları ortadan kaldırarak küresel tek bir kültürün üretilmesine hizmet ettiği sonucuna ulaşılması tehlikesini bertaraf etmiş olmasıdır. Robertson, ikinci olarak, küreselleşme analizinin merkezine kültür olgusunu koyarak, “farklılıkların sürdürülebilirliğini” hatırlatmakta, bu bağlamda “küresel hegemonun mutlaklığı”nı sorunsallaştırmakta ve “değişim olasılığı”nın halen var olduğuna dikkat çekmektedir. Bununla birlikte şunu da belirtmek gerekir. Kültüre vurgusunu mutlaklaştıran analizler, en az ekonomi merkezli analizler kadar arızalıdır.




Ali Balcı


Kaynaklar 

Cox, R. W. (1986), “Social Forces, States and World Orders: Beyond International
Relations Theory”, [(ed.) R. O. Keohane (1986), Neorealism and its
Critics, New York: Colombia University Pres] içinde:
 

Friedman, J. (1999), “Küresel Sistem, Küreselleşme ve Modernitenin Parametreleri”
[(der.) A. Topçuoğlu ve Y. Aktay (1999), Postmodernizm ve İslam,
Küreselleşme ve Oryantalizm (Çeviri: Bülent Paker), İstanbul: Vadi] içinde:
 

Giddens, A. (1998), Modernliğin Sonuçları (Çeviri: Ersin Kuşdil), İstanbul: Ayrıntı.
 

Gilpin, R. (2004), “The Nation-state in the Global Economy”, [(eds.) David Held
and Anthony McGrew (1998), The Global Transformations Reader, Great
Britain: Polity Press] içinde: 349-358.
 

Guillén, M. F. (2001), “Is Globalization Civilizing, Destructive or Feeble? A Qritique
of Five Key Debates in the Social Science Literature”, Annual Review
of Sociology, Volume 27: 235-260
 

Hirst, P. ve G. Thompson (2000), Küreselleşme Sorgulanıyor (Çeviri: Çağla Erdem
ve Elif Yücel), Ankara: Dost.
 

Keyman, E. F. (2000), “Globalleşme Söylemleri ve Kimlik Talepleri: ‘Türban Sorununu’
Anlamak”, [(der.) E. F. Keyman ve A. Y. Sarıbay (200), Global Yerel
Eksende Türkiye, İstanbul: Alfa] içinde:
 

McLuhan, M. (2001), Global Köy, 21. Yüzyılda Yeryüzü Yaşamında ve Medyada
Meydana Gelecek Dönüşümler (Çeviri: B. Ö. Düzgören) İstanbul: Scala.
 

Ohmae, K. (1995), The End of the Nation-State, the Rise and Fall of Regional
Economies, London: Harper Collins.
 

Payne, A. (2004), “Globalization and Modes of Regionalist Governance”, [(eds.)
D. Held and A. McGrew (2004), The Global Transformations Reader, Great
Britain: Polity Press] içinde: 223-233
 

Robertson, R. (1998), “Toplum Kuramı, Kültürel Görecelilik ve Küresellik Sorunu”,
[(der.) A. D. King (1998), Kültür, Küreselleşme ve Dünya Sistemi (Çeviri:
G. Seçkin ve Ü. H. Yolsal), Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları] içinde:
 

Robertson, R. (1999), Küreselleşme, Toplum Kuramı ve Küresel Kültür (Çeviri:
Ü. H. Yolsal), Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.
 

Robertson, R. (1999), “Glokalleşme: Zaman-Mekân ve Homojenlik-Heterojenlik”,
[(der.) A. Topçuoğlu ve Y. Aktay (1999), Postmodernizm ve İslam, Küreselleşme
ve Oryantalizm (Çeviri: A. Topçuoğlu ve Y. Aktay), İstanbul: Vadi]
içinde: 115-142
 

Rodrik, D. (2004), “Has Globalization Gone Too Far”, [(eds.) D. Held and A.
 

McGrew (2004), The Global Transformations Reader, Great Britain: Polity
Press] içinde: 379-383.
 

Sarıbay, A. Y. (2004), Modernitenin İronisi Olarak Globalleşme, İstanbul: Everest.
 

Smith, A. D. (2002), Küreselleşme Çağında Milliyetçilik (Çeviri: Derya Kömürcü),
İstanbul: Everest.
 

Smith, A. D. (2004), “Towards a Global Culture”, [(eds.) D. Held and A. McGrew
(2004), The Global Transformations Reader, Great Britain: Polity Press]
içinde: 278-286.
 

Tomlinson, J. (2004), Küreselleşme ve Kültür (Çeviri: A. Eker) İstanbul: Ayrıntı.
 

Turner, B. S. (1992), “The Concept of the ‘World’ in Sociology: A Commentary
on Roland Robertson’s Theory of Globalization”, Journal for Scientific
Study of Religion, Volume 31, Number 3.
 

Turner, B. S. [2002], Oryantalizm, Postmodernizm ve Globalizm (Çeviri: İbrahim
Kapaklıkaya), İstanbul: Anka.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Küreselleşme, Toplum Kuramı ve Küresel Kültür 2

2. Robertson, Küreselleşme ve Kültür

Küreselleşmeyi tanımlamada benlikler (bireyler), ulus devletler, beşeriyet ve dünya sistemi gibi ayrı ama birbiriyle ilişkili dört unsurdan yola çıkan Robertson’ın vardığı sonuç, dünyanın giderek bir bütünlük halini aldığıdır (Friedman, 1999: 86). Robertson’a göre küreselleşme ile birlikte dünya tek bir mekâna küçülmüştür (1999: 19, 21, 216, 221 ve 283). Fakat bu küresel teklik yani “tek bir mekâna küçülme” yalın bir birörnekli anlamına gelmez. Bu, insanların farklı yaşam düzeylerinin birbirleriyle konuşur hale geldiği karmaşık bir toplumsal ve fenomonolojik durumdur. Bir başka ifade ile küresel insanlık durumudur (Tomlinson, 2004: 24; Robertson, 1999: 19, 89).

Tek mekânda farklılıkların kendiliklerini koruyarak bir arada bulunabilmesi küreselleşen dünyada yaşanan bilinç yükselişiyle mümkün olmuştur. Robertson (1999: 52) bunu postmodern olarak isimlendirilen durumla ilişkilendirmektedir. Postmodern dönemle birlikte toplumlar, ulusal ve uluslararası hareketler/örgütlenmeler, alt toplumlar ile etnik gruplar, toplum içi gruplar ve bireyler kültürel anlamda daha fazla baskı altına alınmaktadır. Fakat bunun ötesinde postmodernizm toplumsal ve kültürel bir sistem halini almıştır (Robertson, 1999: 103).

Robertson’ın küreselleşmeye “farklılıkların bir aradalığı” boyutunu katması, onun modern kökenlerini göz ardı ettiği anlamına gelmez. Zira ulusdevlet, birey, evrensellik gibi kavramlar küresel alanın bileşenleridir ve etkileşim halinde varlıklarını sürdürürler. Örneğin, Robertson’ın modern dönemin önemli bir unsuru olan ulus-devlete ilişkin yorumu, ulus olarak örgütlenmiş toplumun özellikle de devletin yok olup gitmek üzere olduğunu ileri sürmek için henüz hiçbir nedenin söz konusu olmadığı yönündedir (1999: 296). Aksine, modern ulus devletin gelişimi devletlerarası ilişkilere dayandığından (Robertson, 1999: 95) devletin sınırı küreselleşme sürecinde daha da belirgin bir hal alır (Robertson, 1999: 96 ve 99). Diğer bir ifade ile küreselleşme ulus devleti ortadan kaldırmak yerine onun yerel anlamda bilincini artırır ve “kendisinin farkındalığını” güçlendirir. Son tahlilde, modernitenin temel unsurlarının küreselleşme sürecine rağmen varlıklarını sürdürmekte ve söz konusu süreci şekillendirmekte olduğu söylenebilir.

Robertson, küreselleşmeye ilişkin analizlerinde ekonominin merkezi rolünü yıkmaya, bir başka ifade ile “kültürün ikincilliğine” son vermeye çalışmaktadır. Robertson’a göre, küreselleşmeye yönelik analizlerde kültür her zaman “ikincil bir olgu” olarak ele alınmış ve tüm küreselleşme tartışmaları ekonomi temelinde yapılmıştır. Bunun nedeni, ekonominin temalaştırılmasının ve dinsel olanın yanı sıra sözde dinsel olanların da bu temalaştırmayı anlamlı hale getirme çabalarının analistlerce göz ardı edilmesidir(1999: 111). Robertson, uzun yıllar, bilinçli bir yanlışın sonucu olarak, olanı açıklamada ekonominin gölgesinde kalmış olan kültürün aslında ne kadar önemli olduğunun artık anlaşıldığını düşünmektedir:

“Ekonomik meseleler toplumlar arasındaki ilişkilerde ve çeşitli ulusötesi ilişki biçimlerinde çok önemli olsalar da, bunların büyük ölçüde kültürel olumsallıklara ve kültürel kodlamaya tabi olduklarını giderek daha fazla fark etmeye başladık. …. ulusal olarak örgütlenmiş toplumlara arasındaki düşmanlıktan dostluğa doğru uzanan ilişkilerin çoğunu yapılandıran ve biçimlendiren şeyin özünde kültürel bir doğaya sahip olduğu giderek daha da açık hale gelmektedir” (Robertson, 1999: 16).

Kültürün olanı açıklamadaki merkezi rolünün uzun süre ihmal edildiğini ve bu ihmalin bugün farkına varıldığını Wallerstein örneğinden yola çıkarak tespit etmeye çalışan Robertson, kültürün yanlış yorumlanmasının yol açacağı sıkıntıları da Wallerstein’ın yanılgısını ortaya koyarak açıklamaktadır. Robertson’a (1999: 111) göre, Wallerstein başlangıçta çalışmalarının önemli bir bölümünü kültürel, özellikle de dinsel sorunların tartışılmasına ayırmış ve kültürel çeşitlilik olgusunu modern dünya-sistemine ilişkin yaptığı tanımın bir parçası ve dünya-sistemsel düzenin bir boyutu olarak kabul etmiştir. Buna rağmen, uzunca bir süre kültürün ikincil bir olgu olarak değerlendirilmesi gerektiğini
savunmuş fakat zamanla kültürün merkezi rolünü fark ederek bu olguya dünya-sistemleri kuramında önemli bir işlev yüklemiştir (Robertson, 1999: 114). Fakat Wallerstein’in kültüre duyduğu bu ilgi Marksist bakış açısının sınırlayıcılığına takılmıştır. Wallerstein kültüre ideolojik bir engel olarak bakmaya devam etmiştir (Robertson, 1999: 114). Nitekim Wallerstein merkez-çevre teorisi bağlamında kültürü merkezle özdeşleştirirken, çevrenin -İslam, Hint ve Çin- kültürünü işlevsiz görmekte ve “merkeze boyun eğen” olarak tasvir etmektedir. Kültürü bu şekilde merkezle özdeşleştiren ve modern dünya sisteminin kültürel inşasında çevrenin hiçbir etkisinin olmadığını
varsayan bu düşüncesi, Wallerstein’in, küresel duruma doğrudan yönelen hareketlerin önemini gözden kaçırmasına neden olmuştur (Robertson, 1999:119). Robertson’a göre, Wallerstein dünya-sistemleri kuramıyla bir ideoloji inşa etmiş ve küresel çaptaki kültürel karmaşada bir “taraf” haline gelmiştir. Zira bu modele göre, “dünya biçimsel açıdan rasyonel bir merkez, hiyerarşik bir yapıdaki verili çıkarlar temelinde işlemektedir” (Robertson, 1999: 121).

Küreselleşmeye ekonomi merkezli bakanların temel yanılgısı çağdaş piyasada kültür ile ekonominin giderek artan bir biçimde iç içe geçmekte olduğunu fark edememeleridir. Zira çağdaş kapitalizmin yarattığı tüketicilerin ürünlerin özelleşen bölgesel, toplumsal, etnik sınıf ile toplumsal cinsiyet pazarlarına uyumlu hale getirilmesini giderek daha fazla talep etmesi ekonomiyi yerel kültürleri dikkate almak diğer bir ifadeyle yerelleşmek zorunda bırakmaktadır (Robertson, 1999: 167, 280). Küreselleşme ekonomi merkezli okunduğunda merkezin çevre üzerinde hegemonya kurduğu ve küreselleşmenin araçlarıyla çevreyi merkez lehine bütünleştirdiği yorumu kolayca yapılabilirken, çağdaş kapitalizmin kültür ve ekonomiyi bir arada barındırdığı göz önüne alındığında ise ekonominin aynılaştırıcı etkisi ortadan kalkmakta ve yerel olanın ekonomiyi içselleştirirken dönüştürdüğü, merkezin aynılaştırıcılığını kırdığı görülmektedir.

Robertson’a göre, küreselleşmeyi aynılaşma ya da Batı hegemonyası ile bu hegemonyaya karşı olma bağlamında yorumlamanın en önemli sebebi kültürün göz ardı edilmesi, küresel karşılıklı bağımlılık denen şeyin küresel toplum kuramı ile değil küresel ekonomi ile açıklanmaya çalışılmasıdır (Robertson, 1999: 185-6). Küreselleşmeye yönelik isabetli bir analizin kültürün göz ardı edilerek yapılamayacağında ısrar eden Robertson, ekonomi merkezli bakış açılarının ister istemez analizciyi ideolojiye, tarafgirliğe kaydıracağını ve dolayısıyla da kendisinin yapmaya çalıştığının küreselleşmede farklı kültürlere yer vererek klasik uygarlık çözümlemesinin Batımerkezciliğinin önüne geçmek olduğunu savunur (Robertson, 1999: 223).

Kültürü geleneksel sosyolojide olduğu gibi bütünleştirici olarak değil kırılmaları ve farklılıkları göstermek için kullanan Robertson (1999: 54) küreselleşmeyi çözümlemede kültüre kilit bir önem vererek küreselleşmenin aslında ekonomik temelli analizlerde olduğu gibi bütünleştirici değil kırılma ve farklılıkların yaşandığı bir süreç olduğunu iddia eder. Zaten, küreselleşmenin kendisi de, toplumlara kendi kimliklerine ait simgeler için küresel-kültürel sahneyi dikkatle incelemeleri için baskı yapar (1999: 81).


Ali Balcı

24 Ocak 2011 Pazartesi

Küreselleşme, Toplum Kuramı ve Küresel Kültür 1


Özet: Roland Robertson’un küreselleşmeye ilişkin literatüre temel katkısı söz konusu kavram hakkındaki analizlerde kültüre öncelik vermiş olmasıdır. Özellikle küresel ekonominin ve ulus aşırı medya ağının kültürel sınırları ortadan kaldırdığı ve böylelikle küresel bir kültüre yol açtığına yönelik
analizler göz önüne alındığında Robertson’un analizleri hayli önem taşımaktadır. Kültüre merkezi bir rol vererek Robertson bir taraftan köklerini modernitenin oluşturduğu bir küresel kültürün oluşumunun önüne geçerken diğer taraftan da farklılıkları ortadan kaldırmayı amaçlayan küresel hegemonyaya meydan okumaktadır.


1. Giriş: Küreselleşme Tartışmaları ve Roland Robertson

Küreselleşmenin ne olduğuna ve ne zaman ortaya çıktığına ilişkin bir mutabakat olmadığı gibi, böyle bir olgunun var olup olmadığı da tartışmalıdır. Bu itibarla söz konusu olguya dair net bir söylem ortaya koymak zorlaşmaktadır. Birçoğu belli bir iktidar odağına hizmet etme kaygısıyla üretildiği için, çok sayıda küreselleşme söylemi mevcuttur. Bu, ister istemez, kavramın “farklı anlamlarda, farklı amaçlar için kullanılması” sonucunu doğurmaktadır (Keyman, 2000: 18). Guillén (2001: 240–254) küreselleşme söylemleri arasındaki temel farklılıkları şu sorular etrafında özetlemektedir:
Küreselleşme diye bir şey var mı? Küreselleşme bütünleşmeye yol açıyor mu? Ulusal devlet olgusu ortadan kalktı mı? Küreselleşme modernitenin devamı mıdır? Bu süreç küresel bir kültür üretmekte midir?

Hirst ve Thompson (2000: 27) aslında küreselleşme diye bir şeyin olmadığını, bugün küreselleşme olarak adlandırılan olgunun önceki zaman dilimlerinde de var olduğunu, hatta eski dönemlerin bu anlama daha açık ve daha bütünleşmiş bir görünüm sunduklarını iddia etmektedir. Buna mukabil,
diğer pek çok düşünür ekonomik, politik ya da kültürel bir küreselleşmenin mevcut olduğu yönünde bir fikir beyan etmektedir. Küreselleşmenin tüm toplumları tek bir ekonomik politik ve kültürel bir birimde bir araya getireceği (küresel bütünleşme) önermesine ise Giddens’dan Friedman’a Robertson’dan Cox’a kadar birçok düşünür karşı çıkmaktadır. Diğer taraftan John Meyer ve Daniel Bell gibi düşünürler küreselleşmenin bir bütünleşmeye yol açtığı hususunda ısrarcıdır (Guillén, 2001: 244-247).

Küreselleşmenin ulusal devleti sorunlu bir hale getirip getirmediği konusunda ise çok sayıda farklı görüş mevcuttur. Örneğin Robert Cox küresel bir “prestroika”ya atıfta bulunarak Westfalya’nın mirası olan bağımsız devletler sisteminin çöktüğünü ve bunun yerini Ortaçağ Avrupasının çok düzeyli (multi-level) düzeninin aldığını belirtmektedir (aktaran, Payne, 2004:215). Aynı şekilde, Dani Rodrik (2004) küreselleşmenin, sosyal ve politik gerilimlere yol açarak, ulus devlet olgusunu sorunlu hale getirdiğini iddia etmektedir. Öte yandan, Cox ve Rodrik’ten farklı olarak, Smith küreselleşmenin
milliyetçiliği olumsuz yönde etkilemediğini dolayısıyla da ulus devletler sisteminin bir krizle karşı karşıya olmadığını söylemektedir. Smith’e göre sorun, alt-etnilerin bir kimlik talebiyle ortaya çıkarak yeni bir devlet kurma yönünde baskı yapmalarından kaynaklanmaktadır (2002: 113-114). Benzer şekilde Robert Gilpin de, ekonomik bir küreselleşmenin varlığını kabul etmekle birlikte, ulus devletin bu yapı içinde varlığını sürdüreceğini ileri sürmektedir (2004: 357-358). Küreselleşmenin modernite ilişkisi bağlamında Robertson ve Albrow, Giddens’ın (2004) “küreselleşme modernitenin devamıdır” şeklindeki iddiasına itiraz etmektedir. Onlara göre, zamansal olarak moderniteden sonra olmakla birlikte küreselleşme bir sonuç değildir. Küreselleşme bir dönüşüm, dünyanın mekânsal anlamda küçülmesi olarak algılanmalıdır. Son olarak, Marshall McLuhan (2001) “küresel köy” kavramsallaştırmasıyla, Ohmae (1995) de “sınır-aşan medeniyet” tanımlamasıyla küresel bir kültürün oluştuğuna işaret etmektedir. Buna mukabil Anthony Smith (2004: 278) “küresel kültür” kavramının sorunlu olduğunu ifade etmektedir. Ona göre “kültür” kavramı çoğul bir olguya tekabül ettiğinden
“küresel kültür” diye bir şey olamaz.

Küreselleşmeye ilişkin bu zengin -ve bir o kadar da karmaşık- literatüre Roland Robertson’un katkısı, kültürü bir çıkış noktası alarak alıyor olmasıdır. Robertson, bütünleşme sürecinde farklılıkların korunabileceğini ileri sürerek verili iktidar yapılarını güçlendiren küreselleşme söyleminden uzaklaşmaktadır. Cox’un (1986: 204) “teori her zaman ‘birisi’ ve ‘bir amaç’ içindir” tespitinden
hareket edilir ise, genel olarak, küreselleşme söyleminin verili iktidar yapılarına hizmet ettiği görülür. Nitekim küreselleşme olgusunu, “merkezinde Batı’nın olduğu bir tek tiplileşme”, bir başka ifade ile “modernitenin gezegen ölçeğinde yaygınlaşması” olarak tarif etmek “Avrupa merkezci” bakışın
bir ürünüdür. Bu olgunun çevreye de birtakım imkânlar sunmakta olduğu söylenerek, aslında merkez ile çevre arasındaki verili durum güçlendirilmektedir. Kaldı ki, küreselleşmeyle birlikte çevre’nin kendini gerçekleştirme imkânı bulmuş olması, verili sistemde bir değişiklikten çok, çevre’nin eylem
temelinde kendini yeniden üretmesi anlamına gelmektedir.

Tam da bu noktada, küreselleşmeye ilişkin analizlerde kültüre verilen önem, verili hegemonya yerine farklılığa hizmet etmekte, belli bir hegemonyanın varlığını meşrulaştırmaktan ziyade farklılığa küreselleşme sürecinde önemli bir yer vererek küresel bir hegemonyanın önüne geçmektedir. Böylesine bir söylem iktidara değil insana ilişkindir ve küreselleşme sürecinde farklılıkların sürdürülebilirliği bağlamında küresel hegemonyanın bütünleştirici yapısına meydan okur. Kültürün görece özerkliği farklılıkların sürdürülmesinin önemli ön şartı olması dolayısıyla küreselleşmeyi kültürden bağımsız analiz etmek farklılıkların mevcudiyetini tehlikeye atacağından, Robertson’ın kültür merkezli analizleri hayli önem taşımaktadır.



Ali Balcı