Marks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2016 Salı

Proleterya Partisinin Din Konusundaki Tutumu

Duma’da Synod bütçesi görüşülürken milletvekili Surkov’un yaptığı konuşma ve bu konuşmanın taslağı görüşülürken Duma grubumuzda yapılan tartışma, özellikle şu anda son derece önemli ve ivedi bir sorun ortaya çıkarttı. Bugün “toplum”un geniş çevrelerinde dinle ilgili herşey kuşkusuz büyük ilgi toplamakta ve bu konular işçi sınıfı hareketine yakın aydınlar ve belirli işçi çevrelelerine de sızmaktadır. Bu nedenle Sosyal-Demokratlara düşen kesin görev din konusundaki tutumlarını kamuya açıklamaktır.

Sosyal-demokrasi dünya görüşünü bilimsel sosyalizm, yani marksizm temeline dayar. Marks ve Engels’in çeşitli kereler tekrarladıkları gibi Marksizmin felsefi temeli, Fransa’daki 18. Yüzyıl maddeciliğinin ve Almanyada’ki Feuerbach (19. Yüzyılın ilk yarısı) maddeciliğinin tarihsel geleneklerini benimsemiş olan, tamamen ateist ve dine karşı tavırdaki diyalektik maddeciliktir. Unutmayalım ki, Marks’ın taslak halindeyken okuduğu Engels’in Anti-Dühring’inin tamamı, maddeci ve ateist olan Dühring’i tutarlı bir maddeci olmamak ve din ile din felsefesine açık kapı bırakmakla suçlar. Yine unutmayalım ki, Engels, Ludwig Feuerbach ile ilgili yapıtında, dini ortadan kaldırmak için değil de, yeniden canlandırmak, yeni, “yüceltilmiş” bir din kurmak için savaş açtı diye Feuerbach’a çatar. Din halkı uyutmak için kullanılan afyondur.*

Engels, aynı zamanda, sosyal-demokratlardan “daha sol” ya da “daha devrimci” olmak isteyenlerin dine savaş açarcasına işçi partisinin programına ateist olduklarının konulması yolundaki çabalarını da sık sık suçlamıştır. Engels 1874’de Londra’da sürgünde yaşayan Blanquist geçici Komünarların ünlü manifestosundan söz ederken, onların dine savaş açmalarını budalalık olarak nitelemiş ve böylesi bir savaş açmanın dine karşı yeniden ilgi duyulmasını sağlamak ve dinin gerçekten ortadan kalkmasını engellemek için en iyi yol olduğunu belirtmiştir. Engels, Blanquistleri ezilen kitleleri din boyunduruğundan ancak emekçi kitlelerin mücadelesinin kurtaracağını, proletaryayı en yaygın biçimde bilinçli ve devrimci uygulamaya sokarak kurtaracağını kavramamakla suçlamış ve dine savaş açılmasını işçi partisinin siyasal görevi olarak yorumlamanın anarşist safsatadan başka birşey olmayacağını belirlemiştir. 1877’de Anti-Dühring’inde de, düşünür Dühring’in ülkücülük ve dine karşı verdiği en ufak ödünlere karşı çıkan Engels, Dühring’in sosyalist toplumda dinin yasaklanması yolundaki sözde devrimci görüşünü de yerer.

Engels dine karşı böylesi savaş açmanın “Bismarck’ı geride bırakacak ölçüde Bismarck’cılık” yani Bismarck’ın dine (ünlü Kültür Savaşı-Kulturkampf, 1870’lerde Alman Katolik Partisine, “Merkez” partiye karşı polis kovuşturmasıyla) karşı giriştiği mücadeleyi boşuna tekrarlamaktan başka bir şey olmadığını tekrarlamıştır. Bismarck bu mücadeleyle katoliklerin militan dinciliğini uyarmaktan ve gerçek kültür çalışmalarını zedelemekten öte bir yarar sağlamamıştır. Çünkü, siyasal bölünmelerden çok dinsel bölünmelere önem vermiş, işçi sınıfının ve öteki demokratik unsurların dikkatini sınıfsal ve devrimci mücadelenin ivedi görevlerinden çekerek, en yapay, en düzmece burjuva din karşıtlığına yöneltmiştir.

Engels, sözüm ona ultra-devrimci Dühring’i Bismarck’ın saçmalığını bir başka biçimde tekrarlamak istediği için suçlarken, işçi partinin proletaryayı örgütlemekte ve eğitmekte sabırlı davranabileceğini, böylelikle dine karşı savaş açmak gibi siyasal bir kumara girişmeksizin dinin giderek ortadan kalkmasını sağlayabileceğini belirtmiştir. Bu görüş, örneğin Cizvitlere özgürlük verilmesini, Almanya’ya girmelerine izin çıkarılmasını, herhangi bir dine karşı polis yöntemleri uygulanmasına son verilmesini savunan Alman Sosyal-Demokrasinin özünü oluşturan ögelerden biri olmuştur. Erfurt Programındaki (1891) ünlü “Din kişisel bir sorundur” maddesi, sosyal-Demokratların bu siyasal taktiklerinin özetidir.

Bu taktikler artık gündelik bir olay durumuna gelmiş, marksizmin ters yönde saptırılmasına, oportünizm yönünde saptırılmasına yol açmıştır. Erfurt Programındaki bu madde, biz sosyal-demokratlar için, parti olarak hepimiz için din kişisel bir sorundur biçiminde yorumlanmıştır. 1890’larda Engels bu oportünist görüşü doğrudan doğruya karşısına almaksızın, buna polemikle değil somut verilerle karşı çıkılması gerektiğini ileri sürmüştür. Örneğin kendisi bu karşı çıkışı, özellikle vurguladığı bir sözle, sosyal-Demokratların dini devlet işleri açısından kişisel bir sorun olarak aldıklarını, herhalde kendileri açısından, marksizm açısından ve işçi partisi açısından soruna böyle bakmadıklarını söyleyerek belirlemiştir.

Marks ve Engels’in din konusundaki sözlerinin görünürdeki tarihçesi budur. Marksizme savruk yaklaşımı olanlar, düşünemeyen ve düşünmeyecek olanlar için, bu tarihçe marksist çelişkiler ve bocalamalar niteliğinde, “tutarlı” ateizm ile dinin ağzına sunulan “hazır lokmalar”ın bir karışımı, tanrıya karşı açılmış devrimci savaş ile dindar işçilerin gözünü boyamaya yönelen korkakça bir tavır, işçileri ürkütmekten çekinen bir tutum arasında bocalama niteliğinde bir anlamsızlık örneğidir. Anarşist şamatacıların yazıları marksizme bu yönde yapılmış çeşitli saldırılarla doludur.

Oysa marksizme ciddi olarak yaklaşabilen, Marksizmin felsefi ilkeler ve uluslararası sosyal-Demokrasi deneyi üzerinde düşünebilen herkes, din konusundaki marksist taktiklerin kesinlikle tutarlı olduğunu, Marks ve Engels tarafından özenle düşünülmüş bulunduğunu, birtakım cahillerin bocalama diye tanımladıkları tutumun gerçekte diyalektik maddeciliğin mutlak ve kaçınılmaz bir sonucu olduğunu hemen görecektir. Din konusunda marksizmin görünüşteki “ılımlılığının” kimseyi ürkütmemek vb. endişesinden doğduğunu düşünmek çok yanlış olur. Tam tersine bu konuda da marksizmin siyasal çizgisi, felsefe ilkeleriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır.

Marksizm maddeciliktir. Böyle olduğu için de, konusunda en azından 18. yüzyıl Ansiklopedistlerinin maddeciliği ya da Feuerbach’ın maddeciliği oranında kesin bir karşıtlığı vardır. Bu hiç kuşku götürmez. Ne var ki Marks ve Engels’in diyalaktik maddeciliği, ansiklopedistlerin ve Feuerbach’ın maddeciliğini aşar, çünkü maddeci felsefeyi tarih alanında, toplum bilimleri alanında da uygular. Dinle savaşmalıyız – bu, her türlü maddeciliğin ve doğal olarak marksizmin ABC’sidir. Ancak marksizm, ABC’de donmuş kalmış maddecilik değildir. Marksizm daha ileri giderek şöyle der: Dinle nasıl savaşacağımızı bilmeliyiz, bunu yapabilmek için de inancın ve dinin kökenini kitlelere maddeci bir biçimde açıklamalıyız. Dinle savaş, soyut ideolojik öğütler çerçevesinde kalamaz, bu tür sınırlı öğütlere indirgenmemelidir. Dinle savaş, dinin toplumsal kökenini ortadan kaldırmayı amaçlayan sınıf hareketinin somut uygulamasıyla bağlanmalıdır. Din etkisini neden en çok geri kalmış şehir proletaryası, yarı-proletarya ve köylü kitlesi üzerinde göstermektedir? Burjuva ilerici aydınları, radikaller ve burjuva maddecileri bu soruya “cahil oldukları için” diye cevap verirler. O zaman da “kahrolsun din, yaşasın dinsizlik! Ateist görüşleri yaymak başlıca görevimizdir” – diye haykırmaya başlarlar. Marksistler ise, bunun doğru olmadığını, aldatıcı bir görüş olduğunu, dar görüşlü burjuvaların fikri olduğunu söylerler. Bu görüş dinin kökenini yeterince açıklamaz, açıklar da, maddeci biçimde değil, ülkücü biçimde açıklar. Modern kapitalist ülkelerde bu kökler genellikle toplumsaldır. Bugün dinin en derine uzanan kolu, emekçi kitlelerin toplumsal ezikliği ve hergün her saat emekçilere en dayanılmaz acıları, savaş, deprem vb. doğal afetlerden çok daha beter kahırları çektiren kapitalizmin karanlık güçleri karşısındaki çaresizliğidir.

“Tanrıları korku yarattı”. Sermayenin kör –halk kitleleri tarafından önceden sezilemediği için kör– gücünün korkusu yani proletaryanın küçük-esnafın yaşamının her adımında “ansızın”, “beklenmedik” ve “rastlantısal” bir yıkıntı, yok olma, yoksulluk, fahişelik, açlıktan ölmek gibi tehlikeler yaratan gücün korkusu, modern dinin kökenidir. Maddeciler anaokulu düzeyinde kalmak istemiyorlarsa, öncelikle bunu hatırdan çıkarmamalıdırlar. Kapitalist düzenin ağır işi altında ezilen ve kapitalizmin kör, yıkıcı güçlerinin insafına bağlı olarak yaşamını sürdüren kitleler, dinin bu kökenine karşı savaşmayı, sermaye egemenliğinin her türlüsüne karşı birlikte, örgütlü, planlı ve bilinçli bir savaş vermeyi kendi kendilerine öğrenmedikleri sürece, hiçbir eğitici kitap bu kitlelerin kafasındaki din inancını çürütemez.

Bu, dine karşı olan eğitici kitapların zararlı veya gereksiz olması mı demektir? Hayır hiç de değil. Bu demektir ki sosyal-Demokrasinin ateist propagandası, temel ödevine yani sömürülen kitlelerin sömürücülere karşı sınıf mücadelesini geliştirmek ödevine bağlanmalıdır. Diyalektik maddecilik ilkelerini, yani Marks ve Engels’in felsefesini yeterince incelememiş olanlar bu öneriyi anlayamazlar: (ya da en azından ilk bakışta kavrayamazlar). “Nasıl olur bu” derler. “Binlerce yıldır süregelen kültür ve ilerlemenin bu düşmanına (dine) karşı yürütülecek ideolojik propaganda, belirli görüşlerin öğretisi ve verilecek mücadele, sınıf mücadelesine, yani ekonomik ve siyasal alanda belirli amaçlara yönelik bir mücadeleye mi bağımlanacak?” derler.

Bu tür sözler, marksist diyalektiğin kavranmamış olduğunu kesin kanıtlayan karşı çıkışlardır. Bu tür çıkışları yapanları şaşırtan çelişki, gerçek yaşamdaki gerçek bir çelişkidir. Yani uydurulmuş değil de, diyalektik olan çelişkidir. Kuramsal ateizm propagandası, yani proletaryanın belirli kesimlerindeki dinsel inancın yıkılması ile bu kesimlerin sınıf mücadelesinin başarısı, ilerlemesi ve koşulları oranında kesin bir ayrım yapmak demek, diyalektiğe aykırı düşünmek, göreceli ve değişken bir sınırı kesin bir sınıra dönüştürmek, gerçek yaşamda çözülmez biçimde bağlantılı olan birşeyi zorla birbirinden koparmak demektir. Bir örnek verelim. Diyelim ki, belirli bir bölgede ve belirli bir endüstri kesiminde bulunan proletarya, biri sınıf bilinci oldukça gelişmiş ve kuşkusuz ateist olan sosyal-demokratlar, ikincisi köyle ve köylülükle ilişkilerini henüz koparmamış olan, tanrıya inanan, kiliseye giden, hatta bir hristiyan sendikası örgütlemekte olan yerel papazın etkisindeki geri kalmış işçiler olmak üzere ikiye bölünmüş olsun. Yine diyelim ki, bu bölgedeki ekonomik mücadele bir grev sonucunu doğurmuş olsun. Bu durumda bir marksiste düşen görev, grevin başarıya ulaşmasını herşeyin üzerinde tutmak, bu mücadelede işçilerin ateistler ve hristiyanlar olarak ikiye bölünmesine kesinlikle karşı çıkmak, bu tür herhangi bir bölünmeye engel olmaktır. Proletaryanın geri kalmış kesimlerini ürkütmek, seçimlerde sandalye kaybetmek vb. endişelerden değil, modern kapitalist toplum koşullarında Hristiyan işçilerin sosyal Demokrasiye ve ateizme dönmelerinde ateist propagandadan yüz kat daha etkili olacak durumlarda ateist propaganda gereksiz ve zararlı olabilir. Böyle bir anda ve böyle bir ortamda ateist propaganda yapmak, işçilerin grevdeki tavırlarına göre değil de, dinsel inançlarına göre bölünmelerini isteyen papazların ekmeğine yağ sürmek demektir. Ne olursa olsun tanrıya savaş açılmasını isteyen bir anarşist, gerçekte papazlara ve burjuvaziye yardım ediyor demektir (ki anarşistler uygulamada her zaman burjuvaziye yardım ederler). Bir Marksistin materyalist olması, yani dine karşı olması gerekir; ancak, bir diyalektik materyalistin dine karşı mücadeleyi soyut, kuramsal, değişmez bir biçimde değil de, uygulamada sürmekte olan ve kitleleri herşeyden iyi eğiten sınıf mücadelesinin somut temeline dayanarak yürütmesi gereklidir. Bir marksist, somut durumu bir bütün olarak gözlemlemeli, anarşizm ile oportünizm arasındaki (göreceli, değişken olan ama mutlak varolan) sınırı ayırt edebilmelidir. Bir Marksist hiçbir zaman ne anarşistlerin soyut, sözde kalan, gerçekte ise boş “devrimciliği”ne, ne de dinle mücadeleye sırt çeviren, bunun görev olduğunu unutan, Tanrıya inanmayı kabullenen, davranışlarını belirlerken sınıf mücadelesini değil de kimseyi kırmamak incitmemek “beni sokmayan yılan bin yaşasın” kuralını bozmamak endişesiyle davranan küçük-burjuva ya da liberal aydınların oportünizmine aldanmamalıdır.

Sosyal-demokratların din konusundaki tutumlarıyla ilgili bütün sorunlar bu açıdan ele alınmalıdır. Örneğin bir papazın sosyal-demokrat partiye üye olup olamayacağı sorusu sık sık ortaya atılır ve bu soruya da genellikle Avrupa sosyal-demokrat partilerinin deneyi kanıt getirilerek belirsiz, kesinlikten uzak olumlu cevap verilir. Oysa Avrupa’daki deney, sadece işçi hareketine Marksist doktrin uygulanmasının değil, aynı zamanda Rusya’da bulunmayan özel tarihsel koşulların (bu koşullardan daha sonra ayrıntılı olarak söz edeceğiz) sonucu olmuştur. Bu nedenle, bu soruya kesinlikten uzak bir olumlu cevap vermek yanlış olur. Papazların sosyal-demokrat Partiye üye olamayacakları da, olabilecekleri de kesinlikle söylenemez. Bir papaz gelip de, ortak siyasal çalışmamıza katılmak ister, parti görevlerini dürüstçe yapar ve parti programına karşı çıkmazsa sosyal-demokratların safına katılması olumludur. Çünkü bu dinsel inançları arasındaki çelişki sadece kendisini ilgilendiren bir olay, kişisel çelişkisi olacaktır. Üstelik bir siyasal örgüt, üye alırken onların görüşleri ile kendi programı arasında bir uzlaşmazlık olup olmadığını araştırma durumunda değildir. Aslında böyle bir durum Rusya’da kesinlikle olanaksız olması yanı sıra, Batı-Avrupa’da bile ender görülen, olağanüstü bir olaydır. Ama diyelim ki, bir papaz sosyal-demokrat partiye üye oldu da, sonra parti içinde din propagandası yapmaya kalkıştı, işte o zaman parti onu kesinlikle ihraç edecektir. Bize düşen, sadece tanrıya inancını sürdüren işçileri sosyal-demokrat partiye almak değil, özellikle bunları partiye kaydetmeye çalışmaktır. Onların dinsel inançlarına karşı çıkmamalıyız, ama onları kendi programımızın ruhuna uygun olarak eğitmek için, programımıza karşı etkin bir mücadeleye yol açmamak için bu tür işçileri saflarımıza kaydetmeliyiz. Parti içinde düşünce özgürlüğüne hak tanırız. Ancak bu özgürlük, gruplaşma özgürlüğüyle belirlenen sınırlı bir özgürlüktür. Yoksa Parti çoğunluğunun karşıt olduğu görüşleri yaymaya çalışanlara el verecek değiliz.

Bir başka örnek daha alalım. sosyal-demokrat partinin bütün üyeleri, hiçbir ayrım gözetmeksizin, “sosyalizm benim dinimdir” dedikleri için ve bu söze uygun görüşleri yaymaya çalıştıkları için eleştirilip kısıtlanmalı mıdır? Hayır! Bu durumda marksizmden (bunun doğal sonucu olarak sosyalizmden) bir sapma olduğu tartışma götürmez, ne var ki bu sapmanın anlamı, göreceli önemli durumlara göre değişir. İşçilerle konuşan birinin, sözlerini daha iyi anlatmak, konuya daha kolay girmek, görüşlerini geri kalmış kitlelerin alışık oldukları çerçeve içinde aktarabilmek amacıyla bu tarzda konuşması bir olaydır. Bir yazarın “Tanrı yaratmak”tan ya da tanrı yaratan sosyalizmden (Lunacharski ve arkadaşları örneği) sözetmesi çok daha başka bir olaydır. Birinci örnekte herhangi bir kısıtlama, konuşmacının özgürlüğünü, “pedagojik” yöntemlerini seçme özgürlüğünü baltalayıcı bir tutum olduğu halde, ikinci örnekteki parti kısıtlaması gerekli bir davranış olur. Kimileri için “sosyalizm bir dindir” sözü, dinden sosyalizme geçişin bir biçimidir, kimileri için de sosyalizmden dine bir dönüşümdür.

Şimdi de Batı’da “din kişisel bir sorundur” savının oportünist yorumuna yol açan koşulları ele alalım. Kuşkusuz buna yol açan koşullar bir bütün içinde, işçi sınıfı hareketinin çıkarlarını geçici çıkarlar adına feda etmek gibi oportünist davranışların tümüne yol açmış olan koşullardır. Proletaryanın partisi devletin dini kişisel bir sorun olarak belirlemesini ister, ancak halkın afyonu niteliğindeki dini, dinsel batıl inançlara karşı savaşı “kişisel sorun” olarak görmez. Oysa oportünistler sorunu saptırarak, sosyal-demokrat Partinin dini kişisel bir sorun gibi yorumladığı izlenimini uyandırmaya çalışırlar.

Din konusundaki konuşmayı tartışırken Duma’daki grubumuz tarafından açıklığa kavuşturulmamış olan bir başka durum da, oportünist saptırmalara ek olarak, Avrupa sosyal-demokratlarının din konusundaki bugünkü aşırı kayıtsızlıklarına yol açan özel tarihsel koşulların da varlığıdır. Bu koşullar iki yönlüdür. Birincisi, dinle savaşmak görevi, tarihsel açıdan devrimci burjuvazinin görevidir ve Batıda burjuva demokrasisi, feodalizme ve orta çağ düzenine karşı giriştiği kendi devrimleri döneminde bu görevi büyük ölçüde yerine getirmiş (ya da engellemiştir). Gerek Fransa’da, gerek Almanya’da burjuvazinin dinle savaşma geleneği vardır ve bu sosyalizmden (Ansiklopedistlerden ve Feuerbach’tan) çok önce başlamıştır. Rusya’da ise, burjuva demokratik devrimimizin kendine özgü koşulları nedeniyle, bu görev de hemen hemen tümüyle işçi sınıfının omuzlarına yüklenmiştir. Ülkemizdeki küçük-burjuva demokrasisi (Narodnikler) bu konuda (Vekhi’de yazan Kara-Yüz Kadetler veya Kadet Kara-Yüzler’in sandığı gibi) gereğinden fazlasını değil, Avrupa’da yapılmış olanla karşılaştırıldığında yeterinden çok daha azını yapmıştır. Öte yandan, burjuvazinin dinle savaşma geleneği, Avrupa’da bu savaşın anarşistler (burjuvaziye şiddetle saldırmalarına karşın, aslında burjuva dünya görüşünün yanında yer aldıkları, marksistler tarafından defalarca belirtilen anarşistler) tarafından saptırılmasına yol açmıştır. 1880’lerde Latin ülkelerinde anarşistler ve Blanquistler, Almanya’da (Dühring’in öğrencisi olan) Most ve onu izleyenler, Avusturya’da anarşistler, dine karşı savaşta devrimci söylevleri aşırılığa götürmüşlerdir. Şimdi ise Avrupalı sosyal-demokratların, anarşistlerle karşılaştırıldıklarında, işi öteki uca çekmelerine şaşmamak gerekir. Bunun nedeni anlaşılabilir ve belirli ölçüde hoş görülebilir. Fakat Rusya’daki sosyal-demokratların Batının kendine özgü tarihsel koşullarını akıldan çıkarmaları doğru olmaz.

İki yönlü olduğunu belirttiğimiz koşulların ikinci yönü de şudur: Batı’da, ulusal burjuva devrimleri sona erdikten sonra, az çok dinsel özgürlük sağlandıktan sonra, dine karşı demokratik savaş yürütme sorunu, burjuva demokrasisinin sosyalizmle mücadelesi sırasında öylesine geri plana itilmiştir ki, burjuva hükümetleri kasıtlı olarak dine karşı sözüm ona liberal bir “saldırı” örgütleyerek kitlelerin dikkatini sosyalizmden uzağa çekmeye çalışmışlardır. Almanya’daki Kulturkampf’ın ve Fransa’da burjuva cumhuriyetçilerin dine karşı mücadelesi bu tür olaylardır. Burjuvazinin, işçi sınıfı kitlelerinin dikkatini sosyalizmden uzaklaştırmak amacıyla dine karşı giriştiği mücadele, bugün Batılı sosyal-demokratların din savaşına “kayıtsız” duruma gelmelerine yol açmıştır. Bu da kolayca açıklanır ve anlaşılır bir olaydır, çünkü sosyal-demokratlar burjuva din karşıtlığı ile Bismarck’cı tutumun karşısında din savaşını sosyalizm mücadelesine bağımlı kılmak zorunda kalmışlardır.

Rusya’da ise koşullar oldukça başkadır. Proletarya bizim burjuva demokratik devrimimizin öncüsüdür. Bu nedenle, orta çağın tüm kalıntılarına ve bu arada eski resmi dine ve bunu canlandırma, yeniden biçimlendirme yolundaki tüm girişimlere karşı yürütülecek mücadeledeki ideolojik öncü de proletaryanın partisi olmalıdır. Bu yüzden, Engels dinin kişisel bir sorun olduğunu devletin belirlemesi yerine, sosyal-demokratların ve partilerinin bu beyanda bulunmalarındaki oportünizme çatarken oldukça ılımlı olmasına karşın, bu sapmanın Rus oportünistleri tarafından ithaline yüz kat daha sert karşı çıkardı.

Duma grubumuz, Duma kürsüsünden dinin halkın afyonu olduğunu açıklamak ve böylelikle Rus sosyal-demokratlarının din konusundaki bütün sözlerine temel sağlamakla doğru davrandılar. İşi daha ileri götürüp, ateizm tartışmasının ayrıntılarına inmeleri gerekir miydi? Gerektiği kanısında değiliz. Böyle bir tutum, proletaryanın partisini din mücadelesini abartıyor durumuna düşürebilir, din konusunda burjuvazinin mücadelesi ile sosyalist mücadele arasındaki ayrımı gözden silebilirdi. Kara Yüz Duması'ndaki sosyal-demokrat grubun ilk görevi başarıyla yerine getirilmiştir.

Sosyal-demokratların ikinci ve belki de onlar için en önemli görevi, yani kilisenin ve din adamlarının işçi sınıfına karşı açılan savaşta Kara-Yüz hükümetini ve burjuvaziyi destekleyerek aldıkları sınıfsal tavrı kitlelere açıklamak görevi de başarıyla gerçekleştirilmiştir. Kuşkusuz bu konuda daha pek çok şey söylenebilir. sosyal-demokratlar da bundan sonraki konuşmalarında yoldaş Surkov’un dediklerini nasıl geliştireceklerini de bileceklerdir. Surkov’ un konuşması şimdiki haliyle de kusursuzdur ve bu konuşmayı bütün parti örgütlerinin yayması Partimizin kesin görevidir.

Üçüncü görev, Alman oportünistlerinin sık sık saptırdıkları “din kişisel bir sorundur” önerisinin doğru anlamını ayrıntılarıyla açıklamaktı. Ne yazık ki, Yoldaş Surkov bunu yapmadı. Bu konuda Duma grubumuzun daha önceki çalışmalarında yoldaş Belousov tarafından bir yanlış yapılmış ve bu yanlış o zaman Proletarya’da yansıtılmış olduğu için yoldaş Surkov’un bu konuya değinmemiş olması üzücüdür. Duma grubundaki konuşmalar göstermektedir ki, ateizm tartışması, dinin kişisel sorun olması isteğinin doğru yorumlanması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Bütün Duma grubunun yanlışı için sadece yoldaş Surkov’u suçlayacak değiliz. Üstelik, bu noktada sorunu yeterince açıklığa kavuşturmadığımız ve Alman oportünistleri karşısında Engels’in tutumunu sosyal-demokratlara yeterince anlatamadığımız için bütün Partinin suçlu olduğunu da itiraf etmek zorundayız. Duma grubunda tartışma göstermektedir ki, bu sorun üzerinde Marks’ın öğretilerini hiçe saymak gibi bir tutum değil, tamamen bir yanlış anlama söz konusudur ve bu yanlışın grubun bundan sonraki konuşmalarında düzeltileceğine inanıyoruz.

Yoldaş Surkov’un konuşmasının bütünüyle kusursuz olduğunu ve bütün örgütler tarafından yayılması gerektiğini bir kere daha tekrarlıyoruz. Duma gurubu bu konuşmayı tartışırken sosyal-demokrat olarak görevini yerine getirdiğini göstermiştir. Grupla Partiyi daha yakınlaştırmak, grubun zor koşullarda çalışmalarını Partiye aktarmak ve Parti ile Duma grubunun çalışmaları arasında ideolojik bütünlük sağlamak amacıyla, Duma grubundaki tartışmaların parti yayın organlarına daha çok yansıtılması dileğimizdir.


Lenin
Proletarya, Sayı: 45
13 (28) Mayıs 1909


* Marks, Hegel’in Sağ Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Giriş. Marks’ın bu sözü din konusundaki Marksist görüşün temel taşıdır. Marksizm bütün modern dinleri, kiliseleri ve her türlü dinsel örgütü, işçi sınıfının sömürülmesini ve ezilmesini savunmaya hizmet edecek birer burjuva gericiliğinin aracı olarak görür.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Marks ve Anarşizm

I

Birkaç yıl önce, Friedrich Engels’in ölmesinin hemen ardından, Marksist topluluğun önde gelen üyelerinden birisi olan Bay Eduard Bernstein dikkate değer bulgularıyla meslekdaşlarını şaşkına çevirdi. Bernstein, materyalist tarih yorumunun, Marksist artı değer ve sermayenin yoğunlaşması kuramının doğruluğu hakkındaki kuşkularını kamuoyuna açıkladı. Diyalektik yönteme saldıracak kadar ileri giderek eleştirel bir sosyalizmden bahsetmenin imkansız olduğu sonucuna vardı. İhtiyatlı birisi olan Bernstein, Marksist ruhbanlığın korkusuyla Engels’in ölümüne kadar keşiflerini kendisine sakladı, ancak ölümünden sonra kamuoyuna açıkladı. Ancak aldığı bu tedbir bile onu kurtaramadı, her yönden saldırıya maruz kaldı. Kautsky bu itizaline [heresy, dince kabul edilmiş görüşlere aykırı bir görüş] karşı bir kitap yazdı, ve zavallı Eduard Hannover Kongresi’nde ahlakça zayıf, müzmin bir günahkar olduğunu ve bilimsel çoğunluğun kararına boyun eğeceğini açıklamaya mecbur bırakıldı.

Her şeye karşın, Bernstein yeni bir vahiyle ortaya çıkmamıştı. Marksist öğretinin temellerine karşı ortaya koyduğu mantık, marksist kilisenin inançlı bir havarisiyken bile vardı. Söz konusu argümanlar anarşist yazından aşırılmıştı, burada dikkate değer yegane nokta bunları ilk defa çok tanınan bir sosyal demokratın kullanmasıydı. Aklı başında hiç kimse Berstein’ın eleştirisinin marksist kampta unutulmaz bir etki bıraktığını inkar etmeyecektir: Bernstein, Karl Marks’ın metafiziksel iktisadının en önemli temellerine darbe indirmişti, ve ortodoks marksizmin en saygıdeğer temsilcilerinin ayağa kalkması şaşırtıcı değildi.

Daha önemli olan bir krizin tam ortasına denk gelmeseydi, bunların hiçbirisi o kadar ciddi olmayacaktı. Neredeyse bir yüzyıl boyunca marksistler, Marks ve Engels’in sözde bilimsel sosyalizm denilen şeyin kaşifleri oldukları fikrini ileri sürmekten geri durmadılar; ütopyacı sosyalistler ile marksistlerin bilimsel sosyalizmi arasında suni bir ayrım (yalnızca ikincilerin hayallerinde var olan bir ayrım) icat edildi. Almanca konuşulan ülkelerde sosyalist yazın, her sosyal demokratın Marks ve Engels’in bilimsel keşiflerinin saf ve son derece orijinal bir ürünü olarak kabul ettiği marksist kuramın tekeline sokulmuştu.

Ancak bu yanılsama da tarihe karıştı: modern tarihsel incelemeler, bilimsel sosyalizmin eski İngiliz ve Fransız sosyalistlerinden geldiğini, ve Marks ile Engels’in başkaların beyinlerini aşırmakta usta olduklarını hiçbir soru işareti bırakmayacak şekilde saptadı. 1848 devrimlerinden sonra Avrupa’da feci bir gericilik başlamıştı: Kutsal İttifak, Fransa, Belçika, İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya’da oldukça zengin bir yazın üreten sosyalist düşünceyi boğmak niyetiyle ağlarını her ülkeye atmaya başlamıştı. Bu yazın, bu bilgisizlik taraftarlığı [obscurantism, bilimsel düşünceye karşı olma] döneminde neredeyse tamamen unutulmaya yüz tutmuştu. En önemli eserlerden birçoğu, belli bazı halk kütüphanelerinin veya özel şahısların koleksiyonlarının sakinliğinde sığınacak bir yer bulana değin tahrip edildi ve geriye sadece birkaç örnek kaldı.

Bu yazın ancak ondokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başına doğru yeniden keşfedilebildi; ve bugünlerde, Fourier ile Saint Simon’u takip eden okulların eski yazılarında, veya Considerant, Demasi, Mey ve diğer birçoklarının eserlerinde verimli fikirler bulunuyor. Tüm bu olguların sistematik bir modeliyle ilk defa ortaya çıkan eski arkadaşlarımızdan birisi W. Tcherkesoff oldu: o, uzun süreden beridir Marks ile Engels’in entelektüel mirasına ait olarak görülen kuramların mucitlerinin onlar olmadığını gösterdi ; En ünlü marksist eserlerden bazılarının –örneğin Komünist Manifesto– aslında Marks ile Engels’in Fransızcadan yaptıkları serbest çeviriler olduğunu ispatlayacak kadar ileri gitti. Ve Tcherkesoff, ortaya çıkması Marks ve Engels’in broşürünün yazılmasının beş yıl öncesine denk düşen Victor Considerant’ın Demokrasi Manifestosu ile Komünist Manifasto arasında karşılaştırmalar yapma fırsatı bulmasının ardından, Komünist Manifesto’ya yönelik iddialarının İtalyan sosyal demokratlarının merkezi yayın organı olan Avanti tarafından kabul edilmesiyle bir zafer kazandı .

Komünist Manifesto bilimsel sosyalizmin ilk eserlerinden birisi olarak görülür; ve içeriği, marksizmin Fourier’i ütopyacı sosyalistler içinde sınıflandırması nedeniyle, bir “ütopyacı”nın yazılarından alınmıştı. Bu hayal edilebilecek en zalim ironilerden birisidir, ve hiç şüphe yok ki marksizmin bilimsel değeri için bir referans değildir. Victor Considerant, Marks’ın haberdar olduğu en iyi sosyalist yazarlardan birisiydi: sosyalist olmadan önce bile ondan söz ediyordu. 1842′de Allgemeine Zeitung, Marks’ın baş editörlüğünü yaptığı Rheinische Zeitung’a, komünizm taraftarı olduğu suçlamasıyla saldırdı. Marks buna bir baş makaleyle cevap verdi: “Leroux’un, Considerant’ın eserleri gibi eserler ve herşeyden öte Proudhon’un etkileyici kitabı yüzeysel bir şekilde eleştirilemez; eleştirilmeden önce uzun ve dikkatli bir şekilde incelenmeleri gerekir”.

Marks’ın entelektüel gelişimi Fransız sosyalizminden oldukça etkilenmişti; ancak Fransa’daki tüm sosyalist yazarlar arasında, düşünceleri üzerinde en güçlü etkisi olan kişi P. J. Proudhon idi. Hatta Proudhon’un Mülkiyet Nedir? kitabının Marks’ın sosyalizmi kucaklamasına yol açtığı da gayet açıktır. Bu kitaptaki ulusal ekonomiye ve çeşitli sosyalist eğilimlere ilişkin eleştirel gözlemler Marks’ın önünde yepyeni bir dünya açtı, ve Marks’ın zihni en çok da parlak [inspired, deha] Fransız sosyalistinin geliştirdiği artı değer kuramının etkisinde kaldı. Marksistlerimizin çok gurur duydukları muhteşem “bilimsel keşif” artı değer doktrininin kökenlerini Proudhon’un yazılarında bulabiliriz. Marks’ın, daha sonra İngiliz sosyalistleri Bray ve Thompson’u inceleyerek bazı değişiklikler yaptığı bu kurama aşinalığı Proudhon sayesindeydi.

Marks hatta Proudhon’un muazzam bilimsel önemini açıkça teslim etmişti; ve, bugün baskısı tükenmiş özel bir kitapta Proudhon’un eseri Mülkiyet Nedir?’den “Fransız proletaryasının ilk bilimsel manifestosu” diye bahseder. Marksizmin resmi temsilcileri akıl hocalarının eserlerini her dilde yaymak için her türlü çabayı gösterirken, bu eser marksistlerce ne yeniden basılmış, ne de başka bir dile tercüme edilmiştir. Bu kitap unutulmuştur ve sebebi de şudur: bunun basılması, Marks’ın anarşizmin önde gelen kuramcısına yönelik daha sonra yazdıklarının saçmalığını ve alakasızlığını tüm dünyaya gösterecekti.

Marks yalnızca Proudhon’un ekonomiye ilişkin fikirlerinden etkilenmekle kalmadı, aynı zamanda büyük Fransız sosyalistinin anarşist kuramlarının etkisi altında kalarak, devlete karşı saldırdığı dönemdeki eserlerinden birisinde bunu Proudhon’un yaptığı tarzda yaptı.


II

Marks’ın bir sosyalist olarak evrimini ciddi bir şekilde inceleyen herkes, onu sosyalizme yönelten şeyin Proudhon’un çalışması Mülkiyet Nedir? olduğunu kabul etmek zorundadır. Bu evrimin ayrıntıları hakkında tam bilgisi olmayanlar ve Marks ile Engels’in erken dönem sosyalist eserlerini okuma fırsatı olmayanlar için bu iddia yersiz ve olasılık dışı gözükecektir. Çünkü, Marks, daha sonraki eserlerinde Proudhon’dan sert ve alaycı bir şekilde bahseder, ve bu eserler sosyal demokrasinin defalarca basmayı seçtiği eserlerdir.

Bu yolla, Marks’ın başından itibaren Proudhon’un kuramsal bir karşıtı olduğu, ve ikisi arasında hiçbir ortak zemin olmadığı şeklindeki inanç yavaş yavaş oluşturuldu. Ve, gerçeği söylemek gerekirse, Marks’ın Komünist Manifesto’da, Felsefenin Sefaleti’nde veya Proudhon’un ölümünün hemen ardından Berlin’de Sozialdemokrat’da yayınlanan anma yazısında Proudhon hakkında yazdıklarına bakılırsa aksini düşünmek imkansızdır.

Marks, Felsefenin Sefaleti’nde, Proudhon’un fikirlerinin değersiz olduğunu, onu ne bir sosyalist ne de bir politik iktisat [ekonomi politik] tenkitçisi olarak saymadığını göstermek amacıyla hiçbir şeyden sakınmadan Proudhon’a en aşağılık şekilde saldırır.

“Bay Proudhon Avrupa’da özellikle yanlış anlaşılma talihsizliğine maruz kaldığını söylüyor. Fransa’da, kötü bir iktisatçı olma hakkı vardır, çünkü iyi bir Alman felsefecisi olarak nam salmıştır. Almanya’da, kötü bir felsefeci olma hakkı vardır, çünkü en muktedir Fransız iktisatçılarından birisi olarak nam salmıştır. Aynı anda hem Alman hem de iktisatçı olarak, bu çifte hatayı protesto etmeyi arzuluyoruz.”

Ve Marks daha da ileri gider: Hiçbir delil göstermeksizin Proudhon’u İngiliz iktisatçı Bray’in fikirlerini aşırmakla [plagiarise, başkasının fikirlerini kendi fikirleri gibi yazma, intihal] suçlar. Şöyle yazar:

“Bray’in kitabında Bay Proudhon’un tüm geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki eserlerinin anahtarını bulduğumuza inanıyoruz.”

Başkalarının fikirlerini çok sık kullanan ve [yazdığı] Komünist Manifesto aslında Victor Considerant’ın Demokrasi Manifestosu’nun bir kopyası olan Marks’ın başkalarını intihalle suçlaması ilginçtir.

Ancak gelin kaldığımız yerden devam edelim. Marks, Komünist Manifesto’da, Proudhon’u bir muhafazakar, bir burjuva karakter olarak resmeder. Sozialdemokrat’da (1865) yazdığı anma yazısında şunları görebiliriz:

“Politik iktisadın katı bilimsel tarihinde, bu kitaptan (yani Mülkiyet Nedir?) bahsedilmeye nadiren layık olacaktır. Çünkü bu gibi sansasyonelist eserler, roman dünyasında oynadıkları rolün aynısını bilimlerde de oynarlar.”

Ve bu anma yazısında Marks, Felsefenin Sefaleti’nde zaten dile getirdiği görüşünü, yani Proudhon’un bir sosyalist ve iktisatçı olarak değersiz olduğu iddiasını yineler.

Marks tarafından Proudhon’a yöneltilen bu gibi suçlamaların ancak kendisi ile büyük Fransız yazarı arasında kesinlikle hiçbir ortak zemin varolmadığı sanısını, daha doğrusu kanaatını yayabileceğini anlamak zor değildir. Proudhon Almanya’da neredeyse hiç tanınmıyordu. 1840′lar civarında basılan eserlerinin Alman baskıları tükenmişti. Almanya’da yeniden basılan tek kitabı Mülkiyet Nedir? idi, ve o da az sayıda basılmıştı. Bu, Marks’ın bir sosyalist olarak erken dönem gelişimine dair tüm izleri silebilmesini açıklar. Başlangıçta Proudhon’a karşı tavrının nasıl olduğunu yukarıda görmüştük, ve çıkaracağımız sonuçlar iddialarımızı doğrulayacak.

Alman demokrasisinin önde gelen gazetelerinden birisi olan Rheinische Zeitung’un baş editörü olarak Marks, henüz kendisini sosyalist davaya adamamış olsa da Fransa’nın en önemli sosyalist yazarlarından haberdar olmuştu. Onun Victor Considerant, Pierre Lerroux ve Proudhon’dan bahsettiği bir alıntıya yukarıda yer vermiştik, ve Considerant ile Proudhon’un onu sosyalizme cezbeden akıl hocaları olduğu şüphesizdir. Hiç şüphe yok ki, Mülkiyet Nedir? Marks’ın sosyalist olarak gelişimi üzerindeki başlıca etki kaynağıdır; bu nedenle, bahsedilen gazetede parlak Proudhon’dan “sosyalist yazarların en tutarlısı ve en zekisi” diye bahseder. 1843′de, Prusya sansürü Rheinische Zeitung’u susturur, Marks ülkeyi terk eder ve sosyalizme yönelişi de bu dönemde olur. Bu kayma, ünlü yazar Arnold Ruge’a yazdığı mektuplarda, ve Friedrich Engels ile ortaklaşa yazdığı Kutsal Aile, Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi’nde daha da fazla belirgindir. Kitap, Alman düşünür Bruno Bauer’in başını çektiği eğilimle tartışmak amacıyla 1845′de piyasaya çıkar. Kitap, felsefi konuların yanı sıra, aynı zamanda politik iktisat ve sosyalizmle de uğraşır, ve bizi özellikle ilgilendirenler de bu kısımlardır.

Kutsal Aile, Marks ve Engels’in basılan tüm eserler arasında diğer dillere çevrilmeyen ve Alman sosyalistlerinin yeniden basmadığı tek eserdir. Marks ve Engels’in edebi vasiyetinin uygulayıcısı olan Franz Mehring, Alman sosyalist partisinin desteğiyle, aktif sosyalistler olarak ilk yıllarda diğer eserlerle birlikte Kutsal Aile’yi de basmıştır, bu doğru; ancak, bu ilk basılmasından altmış yıl sonra yapıldı, ve ayrıca çalışan bir insan için çok pahalı olduğu için yayınlanmasında uzmanlar dikkate alınmıştı. Bundan başka, Proudhon Almanya’da o kadar az biliniyordu ki, Marks’ın onun hakkında ilk ifade ettiği görüşleriyle daha sonrakiler arasında derin bir uçurum olduğunun ancak çok az kişi farkına vardı.

Ve yine de kitap açık bir şekilde Marks’ın sosyalizminin gelişimini ve Proudhon’un bu gelişim üzerindeki güçlü etkisini gösterir. Marks, Kutsal Aile’de, Marksistlerin daha sonra akıl hocalarına atfedecekleri tüm meziyetlerin Proudhon’da olduğunu teslim ediyordu.

Buna ilişkin olarak sayfa 36′da Marks'ın neler söylediğine bakalım:

“Politik iktisada ilişkin tüm bilimsel incelemeler özel mülkiyeti verili olarak kabul eder. Bu temel öncül onlara göre daha fazla incelemelerine gerek olmayan, su götürmez bir olgudur; aslında Say’in naifçe kabul ettiği gibi yalnızca “Accidentellement” olarak (kaza sonucu, rastlantı eseri ortaya çıkan) bahsedilen bir olgudur. Ancak Proudhon, Özel Mülkiyetin politik iktisadının temellerine ilişkin cesur, acımasız ve aynı zamanda bilimsel olan ilk incelemeyi yapar. Onun gerçekleştirdiği büyük bir bilimsel ilerlemedir, politik iktisadı devrimcileştiren ve ilk defa gerçek politik iktisat bilimini mümkün hale getiren bir ilerlemedir. Proudhon’un Mülkiyet Nedir?’i, Sieyes’in What is Third Estate?’inin modern siyaset için önemli olması kadar modern politik iktisat için önemlidir.”

Marks’ın bu sözlerini büyük anarşist kuramcı hakkında daha sonra söyledikleriyle karşılaştırmak ilginç olacaktır. Marks, Kutsal Aile’de, Mülkiyet Nedir?’in özel mülkiyetin ilk bilimsel analizi olduğunu ve milli ekonomi dışında ilk gerçek bilimin yapılmasını mümkün kıldığını söyler; ancak aynı Marks, Sozialdemokrat’daki iyi bilinen anma yazısında ekonominin katı bilimsel tarihinde bu eserden bahsedilmesine bile gerek olmadığını iddia eder.

Bu türden bir çelişkinin arkasında ne yatmaktadır? Bu, sözde bilimsel sosyalizmin temsilcilerinin açıklığa kavuşturması gereken bir şeydir. Gerçek anlamda tek bir cevap vardır: Marks, gözden geçirdiği bir kaynağı saklamak istemiştir. Bu soru üzerine çalışma yapan ve partizanca bağlılığın altında ezilmemiş olan herkes bu açıklamanın hayali olmadığını kabul etmelidir.

Ancak gelin Marks’ın Proudhon’un tarihsel önemine ilişkin neler dediğine bir kere daha kulak verelim. Aynı eserin 52. sayfasında şunları okuyabiliyoruz:

“Proudhon yalnızca proletarların çıkarları doğrultusunda yazmamıştı, o aynı zamanda bir proletar, bir işçi idi. Eseri Fransız proletaryasının bilimsel manifestosudur.”

Burada, görebileceğimiz üzere, Marks, oldukça açık bir şekilde, Proudhon’un proletarya sosyalizminin taraftarı olduğunu, ve eserinin Fransız proletaryasının bilimsel manifestosunu temsil ettiğini ifade ediyor. Öte yandan, Komünist Manifesto’da ise Proudhon’un muhafazakar, burjuva sosyalizminin canlı bir simgesi olduğu konusunda bizi temin ediyor. Bundan daha keskin bir karşıtlık olabilir mi? Kime inanacağız, Kutsal Aile’nin Marks’ına mı, yoksa Komünist Manifesto’nun yazarına mı? Ve bu farklılık [çelişme] nasıl oluyor? Kendi kendimize bir kere daha sorduğumuz bir soru bu, ve doğaldır ki cevabı da eskisinin aynısı: Marks, Proudhon’a borçlu olduğu şeyleri herkesten gizlemek istemişti, ve bu amaca hizmet edecek her araç mübahtı. Olası başka bir açıklama yok; Marks’ın daha sonra Bakunin’le çatışmasında kullandığı araçlar, seçiminde pek de vicdanlı davranmadığının kanıtıdır.

“Bir yandan idarenin amacı ile iyi niyeti arasındaki, öte yandan ise bunun araçları ve olanakları arasındaki çelişki, –devlet kendi kendini sona erdirmedikçe— devlet tarafından sona erdirilemez, çünkü o bu çelişkiye dayanmaktadır. Devlet, kamusal ile özel yaşam arasındaki çelişkiye, genel çıkarlar ile özel çıkarlar arasındaki çelişkiye dayanır. Bu nedenle, idare kendisini resmi ve olumsuz bir faaliyetle sınırlamalıdır, çünkü sivil yaşamın ve emeğin başladığı yerde idarenin iktidarı sona erer. Aslında, bu sivil yaşamın, bu özel mülkiyetin, bu ticaretin, bu sanayinin, çeşitli yurttaş çevrelerinin bu ortaklaşa yağmasının toplumsal ilişkileri engelleyen mizacından kaynaklanan sonuçlarla karşı karşıyayken, tüm bu sonuçlarla karşı karşıyayken, [kifayetsizlik, iyi bir şey yapmaya gücü yetmeyen anlamında] iktidarsızlık idarenin doğal yasasıdır. Bu parçalanma, bu şerefsizlik, sivil toplumun bu köleliği modern devletin dayandığı doğal temeldir –aynen köleci sivil toplumunun antik toplum devletinin dayandığı doğal temel olması gibi. Devletin varlığı ile köleliğin varlığı birbirinden ayrılamaz. Antik devlet ve antik kölelik, bu apaçık klasik karşıtlar; modern devlet ile modern ticari dünyanın, bu ikiyüzlü Hristiyan karşıtların, sıkı sıkıya birbirlerine perçinlenmesi kadar perçinlenmemişti.”

Marks’ın daha sonraki öğretileri bağlamında fazlasıyla acayip gözüken, devletin mizacına ilişkin özünde anarşist olan bu eleştiri, onun erken dönem sosyalist evrimindeki anarşistik köklerin açık bir delilidir. Söz konusu makale, Proudhon’un devlet eleştirisinin –ilk olarak ünlü kitabı Mülkiyet Nedir?’de ortaya konan eleştirisi– kavramlarını yansıtmaktadır. Bu ölümsüz eser, Marks'ın sosyalist faaliyetinin ilk dönemlerini reddetmeye yönelik göstermiş olduğu tüm çabaya karşın –üstelik de bunu soylu yöntemlerle yapmamıştır, Alman komünist evrimi üzerinde belirleyici bir etki yapmıştı. Tabii ki, bu konuda marksistler ustalarını destekler, ve böylece de, Marks ile Proudhon arasındaki ilk ilişkilere dair yanlış bir tarihsel görüş yavaş yavaş inşa edilir.

Özellikle Almanya’da, çünkü Proudhon orada neredeyse tanınmamaktadır, bu konudaki en katıksız maksatlı yanlış tanıtımlar bile ortalıkta dolaşabiliyor. Ancak, eski sosyalist yazarların önemli eserleri daha fazla bilinir oldukça, bilimsel sosyalizmin –marksist okulun muazzam “ünü”nden ve ilk dönemlere ait sosyalist yazını unutulmaya mahkum eden diğer etkenlerden ötürü– uzunca bir süre unutulmuşluğa terk edilen “ütopyacılar”a ne kadar çok şey borçlu olduğu da daha fazla anlaşılacaktır. Marks’ın en önemli öğretmenlerinden birisi ve onun daha sonraki gelişiminin temellerini hazırlayan kişi, yasalcı sosyalistlerin fazlasıyla iftira attığı ve yanlış anladığı anarşist Proudhon’dan başkası değildi.


III

Marks’ın bu dönemdeki siyasi yazıları, örneğin Paris’teki Vorwaerts’de basılan makalesi, onun Proudhon’un düşüncesinden ve hatta anarşist fikirlerden ne kadar etkilenmiş olduğunu gösterir.

Vorwaerts, Fransız başkentinde Heinrich Bernstein’in yönetimi altında 1844′de ortaya çıkan bir süreli yayındı. İlk başlarda yalnızca liberal bir görünüşe sahipti. Ancak daha sonra, Anales Germano Francaises’in ortadan kaybolmasının ardından, Bernstein, ilk derginin katılımcılarıyla kendisini sosyalizm davasına kazandıran bu sonraki derginin katılımcıları arasında bağlantı kurdu. Bundan sonra da Vorwaerts sosyalizmin resmi sözcüsü haline geldi, ve aralarında Bakunin, Marks, Engels, Heinrich Heine, Georg Herwegh vb. kimselerinin olduğu kişiler katkılarını A. Ruge’nin bu son dönem yayınına yaptılar.

63. sayıda (7 Ağustos 1844) Marks, “‘Prusya Kralı ve Sosyal Reform’ Makalesi Üzerine Eleştirel Notlar” başlıklı bir polemik çalışması yayınladı. Bu yazıda, devletin mizacını inceliyor, onun toplumsal sefaleti azaltmak ve yoksulluğu ortadan kaldırmaktaki tam kifayetsizliğini gösteriyordu. Yazarın makalesi boyunca belirttiği fikirler, Proudhon, Bakunin ve diğer anarşizm kuramcılarının bu bağlamda belirttikleri düşüncelerle tamamen uyum içinde olan anarşist fikirlerdi. Okuyucular, Marks’ın çalışmasından yapacağımız şu alıntıdan kendileri bir yargıya varabilirler:

“Devlet … toplumsal illetlerin kaynağını asla ‘devlet ve toplumun sistem’de görmez. Siyasi partilerin olduğu yerde, her parti, her türden kötülüğün köklerini kendisinde değil devletin dümenini elinde tutan karşı partide görür. Radikal ve devrimci siyasetçiler bile kötülüğün kökünü devletin temel mizacında değil, kendilerinin başka bir devlet biçimiyle değiştirmek istedikleri belirli bir devlet biçiminde görür.

Siyasi bakış açısına göre, devlet ile toplumun sistemi iki farklı şey değildir. Devlet, toplumun sistemidir. Devlet toplumsal kusurların varlığını kabul ettiği ölçüde, bunların sebeplerini ya hiçbir insan erkinin kontrol edemediği doğa kanunlarında, veya devlete dayanmayan özel yaşamda, veyahut da kendinin bağlı olmadığı idarenin uygunsuz faaliyetinde görür. Böylece, İngiltere yoksulluğun sebebini doğa yasasında görür, ki buna göre nüfus daima geçim araçlarının üzerinde olmalıdır. Öte yandan, İngiltere dilenciliği yoksulların kötü niyetleriyle açıklar, aynen Prusya Kralının bunu zenginlerin Hristiyanlığa aykırı duygularıyla açıklaması gibi, aynen onu mülk sahiplerinin şüphelenilen karşı-devrimci mentalitesiyle açıklayan konvansiyon gibi. Bu nedenle, İngiltere yoksulları cezalandırır, Prusya Kralı zenginlerin kulaklarını çeker, konvansiyon mülkiyet sahiplerinin kellerini uçurur.

Son olarak, her devlet sebebi idarenin tesadüfi veya kasıtlı noksanlıklarında arar, ve bu nedenle de onun hastalıklarının çaresini idarenin alacağı önlemlerde görür. Neden? Çünkü idare devletin örgütleyici faaliyetidir de ondan.”


IV

Karl Marks, 20 Temmuz 1870′de, Friedrich Engels’e şunları yazıyordu:

“Fransızların büyük bir yenilgiye ihtiyaçları var. Eğer Prusyalılar zafer kazanırlarsa, devlet gücünün merkezileşmesi Alman işçi sınıfının merkezileşmesi açısından yararlı olacaktır; dahası, Alman üstünlüğü Batı Avrupa işçi hareketinin ağırlık merkezini Fransa’dan Almanya’ya kaydıracaktır. Ve, Alman işçi sınıfının kuramda ve örgütlenmede Fransızlardan üstün olduğunu görmek için hareketin 1866 ile bugünkü durumunun karşılaştırmasını yapmak yeterli olacaktır. Almanya'nın dünya sahnesinde Fransızlara hakim olması aynı zamanda bizim kuramımızın Proudhon ve benzerlerininkine hakim olması anlamına gelecektir.”

Marks haklıydı: Almanya’nın Fransa karşısındaki zaferi Avrupa işçi hareketi tarihinde yeni bir yönelim anlamına geldi. Latin ülkelerinin devrimci ve liberal sosyalizmi, yerini marksizmin devletçi, anti-anarşist kuramına bırakarak, sahnenin dışına itildi. Aslında teolojik bir ifade şekli türlüsünden ve kaderci bir sofizmden daha fazlası değilken toplumsal gerçekliğin tüm bilgisine sahip olduğunu iddia eden yeni bir demirden dogmatizm, canlı, yaratıcı sosyalizmin gelişimini kesintiye uğrattı; onu gerçekten sosyalist olan düşüncenin mezarlığına dönüştü.

Fikirlerle birlikte sosyalist hareketin yöntemleri de değişti. Proganda ve –enternasyonalistlerin geleceğin toplumunun embriyosu ve üretim ile değişim araçlarının toplumsallaştırılmasına uygun organlar olarak değerlendirdikleri– ekonomik mücadelenin örgütlenmesi amaçlı devrimci grupların yerini sosyalist partilerin, proletaryanın parlamenter temsilinin aldığı bir çağ geldi. Yavaş yavaş işçilerin toprağı ve atölyeleri ele geçirmeye yönlendiren eski sosyalist eğitim unutuldu; en yüksek ülkü olarak siyasi iktidarın ele geçirilmesini hedefleyen yeni bir parti disiplini bunun yerini aldı.

Marks’ın önemli muhalifi Bakunin, pozisyondaki bu kaymayı açık bir şekilde gördü, ve keder dolu kalbiyle Almanya’nın zaferi ve Komün’ün düşmesiyle Avrupa’da yeni bir tarih sayfası açıldığını tahmin etti. Fiziksel olarak tükenmiş ve yüzünde ölüm okunurken, 11 Kasım 1874′de şu önemli satırları Ogarev’e yazdırdı:

“Militarizm, polis yönetimi ve finans tekelinin Yeni Devlet adı altında tek bir sistem içinde kaynaşmasından başka bir şey olmayan Bismarskçılık her yeri fethediyor. Ancak, belki on veya onbeş yıl içerisinde insan türünün istikrarsız evrimi bir kere daha zafer yollarını aydınlatacak.” Bu olayda Bakunin hatalıydı, dünyanın yaşadığı feci bir kıyametin tam ortasında Birmarskçılık’ın devrileceği zamana kadar yarım yüzyıl geçmesi gerekeceğini hesaplayamamıştı.


V

1871′deki Almanya’nın zaferi ile Komün’ün düşmesinin eski Enternasyonal’in yok olmasının işaretleri olması gibi, 1914′ün Büyük Savaşı da siyasi sosyalizmin iflasının ifşa edilmesi oldu.

Ve ardından, ancak eski sosyalist hareket hakkındaki tam bir cehaletle açıklanabilecek olan garip ve zaman zaman gerçekten de gülünç derecede acayip bir şey oldu.

Bolşevikler, bağımsızlar, komünistler ve benzerleri, hiç durmaksızın, eski sosyal demokrasinin varislerini marksizmin ilkelerinin saflığını utanç verici bir şekilde kirletmekle suçladılar. Onları, hem sosyalist hareketi burjuva parlamentarizminin bataklığına saplamakla, hem de Marks ile Engels’in Devlet’e, vs. şeylere karşı tavırlarını yanlış yorumlamakla suçladılar. Bolşeviklerin ruhani lideri Nikolay Lenin suçlamalarını sağlam bir temele oturtmaya çalışarak, müritlerine göre marksizmin gerçek ve saf bir yorumlaması olan ünlü kitabı Devlet ve Devrim’i yazdı. Lenin, mükemmel bir şekilde düzenlenmiş alıntı seçimleriyle, “bilimsel sosyalizmin kurucuları”nın her zaman demokrasinin ve parlamenter bataklığın açık düşmanları olduklarını, ve onların tüm çabalarının hedefinde devletin yok edilmesi olduğunu göstermeye çalışır.

Lenin’in bunu ancak yakın bir zamanda, tüm beklentilerin aksine partisinin Kurucu Meclis seçimlerinde azınlıkta kalmasının ardından keşfettiği unutulmamalıdır. O zamana kadar, Bolşevikler de aynen diğer partiler gibi seçimlere katılıyor, demokrasinin ilkeleriyle çatışmamaya dikkat ediyorlardı. 1917′deki son Kurucu Meclis seçimlerine, ezici bir çoğunluk elde etmek ümidiyle tantanalı bir programla katılmışlardı. Ancak, tüm bunlara karşın kendilerini azınlıkta bulduklarında, Lenin’in kişisel olarak kendisini haklı çıkarmak için Devlet ve Devrim’i yazmasıyla birlikte, demokrasiye karşı savaş açtılar ve Kurucu Meclis’i dağıttılar.


VI

Hiç şüphesiz ki, Lenin’in işi kolay değildi: bir yandan, anarşistlerin anti-devletçi eğilimlerine karşı cüretkar tavizler vermek zorundaydı, öte yandan ise, tavrının hiç bir şekilde anarşist olmadığını, tamamen marksist olduğunu göstermek zorundaydı. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, eseri sağlıklı insan düşüncesinin tüm mantığına aykırı olan hatalarla doludur. Marks’da olduğu varsayılan anti-devletçi eğilimi mümkün olduğunca vurgulama arzusuna ilişkin bir örnek bunu göstermeye yeterli olacaktır; Lenin, Marks’ın asalak devleti yok etmeye başlayan Komün’e verdiği desteği gösteren Fransa’da İç Savaş’dan ünlü pasajı aktarır. Ancak Lenin Marks’ın bunu söylerken, o zaman oldukça şiddetli bir çatışma içinde olduğu Bakunin’in destekçilerine karşı tavizler vermek zorunda kaldığını, daha önce söyledikleriyle açık bir çelişki içinde olduğunu hatırlama zahmetine katlanmaz.

Ve belli başlı sosyalistlere sempati duyduğundan kuşku edilemeyecek olan Franz Mehring bile son kitabı Karl Marks’da bunun bir taviz olduğunu kabul etmek zorunda kalmış, şöyle demişti: “Bu eserdeki ayrıntılar ne kadar gerçek olursa olsun, içindeki düşüncenin Marks ile Engels’in çeyrek yüzyıl önce Komünist Manifesto’nun yazılmasından beridir savundukları tüm görüşlerle çelişkili olan şeyler içerdiğine şüphe yoktur.”

Bakunin o zaman şunları söylerken haklıydı: “Silahlı isyan içindeki Komün’ün resmi o kadar etkileyiciydi ki, Paris devriminin fikirlerini tamamen alt üst ettiği marksistler bile Komün’ün eylemlerini saygıyla selamlamak zorunda kalmışlardı. Bundan daha fazlasını da yaptılar; mantığa ve bilinen kanaatlerine tamamen aykırı bir şekilde kendilerini Komün ile ilişkilendirmek, onun ilke ve özlemlerini kabullenmek zorunda kaldılar. Bu komik, ancak gerekli bir karnaval oyunuydu. Çünkü Devrim öyle bir çoşkunluk yaratmıştı ki, dogmalarının fildişi kulesine geri çekilmeye çalışmış olsaydılar her yerde reddedilecek ve kabul görmeyeceklerdi.”


VII

Lenin bir başka şeyi, bu konuda kesinlikle birincil derece önemli olan bir şeyi daha unutmuştu. O da şuydu: eski Enternasyonal’in örgütlerini parlamenter faaliyete yönelmeye zorlayanlar, ve böylece de sosyalist işçi hareketinin toptan parlamenter faaliyetin batağına saplanmasından doğrudan sorumlu olanlar bizzat Marks ile Engels idi. Enternasyonal, her ülkedeki örgütlü işçileri, nihai hedefi işçilerin ekonomik kurtuluşu olan büyük bir sendika içerisinde toplamaya yönelik ilk girişimdi. Düşünce ve taktiklerinde farklılaşan çeşitli seksiyonlar varken, birlikte çalışma koşullarının tespit edilmesi ve çeşitli seksiyonların her birinin tam özerkliğini ve bağımsız otoritesinin kabul edilmesi zorunluydu. Bu yapılırken, Enternasyonal tüm ülkelerde güçlü bir şekilde büyüdü ve serpildi. Ancak, Marks ile Engels’in farklı ulusal federasyonları parlamenter faaliyete doğru itelemeye başladıkları anda durum tamamen değişti; bu ilk defa, aşağıdaki şartları içeren önergenin onaylanmasını sağladıkları acıklı 1871 Londra konferansında gerçekleşti:

“İşçi sınıfının, mülk sahibi sınıfların bu kollektif gücü karşısında, kendisini mülk sahibi sınıfların kurduğu tüm eski partilerin dışında ve onlara karşı olan bir siyasi parti içinde birleştirmesi haricinde hareket edemeyeceği; Toplumsal Devrim’in zaferini ve bunun nihai amacı olan sınıfların ortadan kaldırılmasını güvence altına almak için işçi sınıfının siyasi bir parti içerisinde yapılanmasının mutlaka zorunlu olduğu; işçi sınıfının ekonomik mücadeleleriyle halihazırda etkilediği kuvvetlerin bileşiminin aynı zamanda onun toprak sahipleri ile kapitalistlerin siyasi gücüne karşı mücadelesinde bir kaldıraç olarak hizmet etmesi gerektiği düşünülürse, Konferans Enternasyonal üyelerine şunu hatırlatır: işçi sınıfının militan durumunda, ekonomik hareket ile siyasi eylem ayrılmaz şekilde birbiriyle birleşiktir.”

Enternasyonal’deki tek bir seksiyonun veya federasyonun böyle bir önergeyi benimsemesi oldukça olasıydı, çünkü üyelerinin buna göre davranması üyelerinin sorumluluğunda olacaktı; ancak Yürütme Konseyi’nin bunu, özellikle de Genel Kongre’ye sunulmamış bir konuyu Enternasyonal’in üye gruplarına dayatması açıkça Enternasyonal’in ruhuna karşı keyfi bir hareketti ve kaçınılmaz olarak tüm bireyci ve devrimci unsurların enerjik protestolarına neden oldu.

Utanç verici 1872 Hague kongresi, –çeşitli seksiyonları siyasi iktidarın ele geçirilmesi için savaşmakla yükümlü kılan madde dahil olmak üzere– Enternasyonal’i bir seçim aygıtına dönüştürerek Marks ile Engels’in emeklerini taçlandırdı. Bu nedenle, Marks ile Engels, emek hareketi için tüm zararlı sonuçlarıyla birlikte Enternasyonal’i bölmekten suçludurlar, ve siyasi eylem yoluyla Sosyalizmin durgunluğa girmesinden ve dejenere olmasından sorumlu olanlar da yine onlardır.


VIII

1873′de İspanya’da devrim patlak verdiğinde, neredeyse tamamı anarşist olan Enternasyonal üyeleri burjuva partilerinin taleplerini dinlemeyerek, toplumsal devrimin ruhuna uygun bir şekilde toprak ve üretim araçlarının ele geçirilmesi yolunu izlediler. Alcoy, San Lucar de Barrameda, Seville, Cartagena ve başka yerlerde kanla boğulması gerekecek genel grevler ve isyanlar patlak verdi. Cartagena limanı daha uzun bir süre dayandı, Prusya ve İngiltere savaş gemilerinin ateşi altında düşene kadar devrimcilerin elinde kaldı. O zaman, Engels, kuvvetlerini Cumhuriyetçilerle birleştirmek istememelerini gündeme getirerek, Volksstaat’da İspanyol Bakunincilerine karşı şiddetli bir saldırıya geçti. Yeterince uzun yaşabilmiş olsaydı, acaba Engels, Rusya ve Almanya’daki müritlerini nasıl eleştirecekti!

Meşhur 1891 Kongresi’nin ardından “Gençler” denilen liderler, Lenin’in “oportünistler”e ve “kautskyciler”e yapacağı suçlamaların aynısıyla Alman sosyal demokrat partisinden ihraç edilince, Berlin’de kendi gazetesi (Der Sozialist) olan ayrı bir parti kurdular. Başlarda, hareket aşırı dogmatikti ve düşüncesi bugünkü komünist partininkiyle neredeyse aynıydı. Örneğin eğer Teistler’in Parlamentarizm ve İşçi Sınıfı kitabı okunursa, Lenin’in Devlet ve Devrim’indeki fikirlerin aynılarıyla karşılaşılır. Rus Bolşevikleri ve Alman komünist partisi üyeleri gibi, o zamanın bağımsız sosyalistleri de demokrasi ilkelerini kabul etmiyor, ve marksizmin reformist ilkeleri temelinde burjuva parlamentolarda herhangi bir şekilde yer almayı reddediyordu.

Peki Engels, komünistler gibi Sosyal Demokrat Parti’nin liderlerini marksizme ihanet etmekle suçlayan bu “Gençler” hakkında ne diyordu? Ekim 1891′de Sorge’ye yazdığı mektupta, yaşlı Engels şu nazik yorumlarda bulunuyordu: “Mide bulandırıcı Berlinliler suçlayıcılar olmak yerine suçlananlar haline geldiler; ve sefil korkaklar gibi davranmalarından ötürü bir şey yapmak istiyorlarsa bunu partinin dışında yapmak zorunda bırakıldılar. Hiç şüphesiz ki insanlarımız arasında çalışmak isteyenlerin içerisinde polis domuzları ve gizli-anarşistler var. Onların yanısıra, birçok da ahmak, kandırılmış öğrenci ve her türden küstah şarlatan da var. Hepsini toplasan yaklaşık ikiyüz kişi.” Engels’in, “marksist ilkelerin muhafızları” olduklarını iddia eden günümüz “komünistler”ini hangi tutkulu tanımlamalarla onurlandıracağını bilmek ilginç olurdu.


IX

Eski sosyal demokrasinin yöntemlerini karakterize etmek imkansızdır. Bu konuda Lenin’in söyleyecek tek bir sözü bile yoktur, ve Alman dostlarının ise hiç yoktur. Sosyalistlerin çoğunun, onların marksizmin gerçek temsilcileri olduğunu söyleyen bu ayrıntıyı hatırlaması gereklidir; tarih bilgisine sahip herhangi birisi onlarla aynı fikirde olacaktır. İşçi sınıfına parlamenter eylemi dayatan ve Alman sosyal demokrat Partisi tarafından takip edilen yolu saptayan marksizmdi. Ancak bu anlaşıldığı zaman, toplumsal kurtuluşun yolunun, Marksizmin muhalefetine rağmen, bizi anaşizmin mutlu toprağına getireceği fark edilecektir.


Rudolf Rocker