Rod Coronado etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rod Coronado etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Pasifizmin Büyük Bedeli

Nasıl olduğunu bilmiyorum ama bu geçen baharda Eugune-Oregon’daki Çevre Hukuku Konferansı’nda kendimi polis zulmü üzerine yapılan bir workshopta buldum. Daha önce de polis zulmünün ne olduğunu biliyordum, ama genel olarak hukuki otoritelerle yüz yüze gelmekten pek hazzetmediğim gibi askeri olarak daha güçlü bir hasımla yüz yüze olmayı sevdiğimi söyleyemem. Bu yüzden ALF (Animal Liberation Front – Hayvan Kurtuluş Cephesi) eylemlerine katılıyorum, çünkü senden daha büyük bir düşmanla dövüşmeye gelince sıra gerilla savaşının vur kaç taktiklerinin konvansiyonel savaştan daha faydalı avantajlar yarattığını söyleyebiliriz.

Çoğu kereler şiddet kullanmayan protestocuların kendilerinin Gandi’den alınma prensipleri doğrultusunda ve kendilerini zerre kadar umursamayan hasımlarının karşısında durduklarında şiddete maruz kaldıklarını duyuyorum. Her panel üyesi polisin kendilerini nasıl terörize ettiğini ve ardından da yasal mücadelelerin ağına yakalandıklarını anlatırken, bu pasifist yolu izlemenin akıllıca olmadığını hissetmekten alıkoyamadım kendimi.

Ben bir pasifist değilim. Ama Çevre Konferansında katılanların çoğunun saldırgan bir meşru müdafaadansa pasif bir şiddetsizliğe inandığını gördüm. Bu yüzden günümüz politik koşullarında şiddet yanlısı olmama konusundaki endişelerimi söylediğimde pek de destek bulabileceğimi sanmıyorum. Eugene’dekilere polis katilleriyle aynı çizgiden geldiğimi söyledim. Onlara eğer atalarımın kendilerine zulmedenleri öldürmek istemek gibi bir istekleri olmasaydı bugün hayatta olmayacağımı söyledim.

1800 ve 1900’lerin ilk yıllarında İspanyol ve ardından da Meksikalı askeri güçlere karşı silahlanmamak demek topraklarınızı, özgürlüğünüzü, kültürel kimliğinizi ve hatta hayatınızı kaybetmek anlamına geliyordu. Yaki dedikleri insan onlar için, öldürülmüş, hapse atılmış, tecavüze uğramış ve ülkeden kovulmuş, kendini savunmaya isteği olmayan bir Yaki’ydi, hayatınız ve ailenizin hayatı üzerindeki kontrolü başkasına terk etmişsiniz demekti bu. Benzer şekilde daha da ekstrem bir tarzda dindar bir havayla giderek artan polis saldırılarına rağmen şiddetsiz eylemlere ve sivil itaatsizliklere bağlı kaldığımız sürece aynı şeyi eylemcilerin de yaptığını görüyorum.

Beni yanlış anlamayın, ben de şiddetten uzak eylemleri tercih ederim, sosyal değişimlerin ve dikkatin yalnızca agresyon yoluyla elde edilebilmesi üzücü bir şey, ama ne yazık ki, kuralları yapan bizler değiliz, biz sadece oyunu oynuyoruz. Hükümetler fısıltıları nadiren kaile alır, ama bir çığlığı muhakkak duyarlar. Böyle zamanlarda politik mücadelelerin, taktiklerini ve stratejilerini yeniden gözden geçirerek hem muhaliflerimiz hem de bizler için en az fiziki şiddet içeren bir sonucu seçmesi gerekiyor.

Değişen zamanlara rağmen bir strateji geliştirememek demek bir şey üretememek demektir, bunu yapamadığımızda yaşanan şiddetten bizler de kısmen sorumlu sayılırız, çünkü şiddet içermeyen protestolarda bulunan arkadaşlarımız kendilerini polisin şiddet dolu rotasına yerleştirmiş oluyorlar. Şiddetten uzak durmakla alakalı ne kadar toplantılara gitmiş olursanız ve Gandi’yle alakalı ne kadar kitap okumuş olursanız olun hiçbir şey bu polis devletinin yasalar kendilerinden yana olduğu ve paçayı daima sıyırabileceklerini bildikleri sürece şiddet kullanmasını engellemeyecektir.

Bu da beni diğer meseleye getiriyor. Eğer biz şiddetten uzak sivil itaatsizliği bir taktik olarak kullanmaya devam edersek o zaman bu taktiğe şiddetle karşılık verildiğinde uygun cevabı vermeyi bilmeliyiz. Yani meşru müdafaadan söz ediyorum. Kendini savunmakta ahlaksızca, etik dışı ve yanlış hiçbir şey yok. Şu dünyadaki en içgüdüsel, doğal tepki bu. Her hayvanda genetik olarak var ve bunu kullanmaktan bizi alıkoyan yegâne şey fiziksel şiddetin kötü olduğuna dair kurumlaşmış bir inanç.

Bize meşru müdafaa olmadan şiddetli saldırıların yapılmasına izin verdiğimiz her sefer polislere yapacakları şeyden bir kez daha paçayı sıyıracaklarına dair daha iyi bir sebep sunmuş oluyoruz. Earth First!’ten David Chain’e ne olduğunu bilmek belki inanmanıza yardımcı olur. David’in üstüne bir ağaç düşüren The Pacific Lumber’da çalışan o işçi şiddet kullanmadan ormanları savunan David’in ölümü sebebiyle hiç tutuklanmadı, onu bırakın barışçıl protestolar düzenleyen eylemciler gibi geceyi bile hapiste geçirmedi!

1980lerde İngiltere’de tilki avlarını sabote ederken grubumuz avları destekleyenler tarafından saldırıya uğradı. Ben bir pasifistim sanıyordum, ama av sabotajcılarının kendilerini nasıl savunduğunu ve bize saldıranların bizi kolay kolay haklayamayacaklarını anladığını gördüğüm zaman meşru müdafaayı temel alan daha pragmatik bir inanç için bu felsefeden temelli vazgeçtim. Avcılar ateşle karşılık vereceğimizi anlayınca geri çekildi. Onların bizim üzerimizdeki gücü bizim kendimizi savunmayı reddetmemize bağlıydı.

Bunun gibi, ister WTO’yu protesto ederken, IMF’i protesto ederken ya da bu şeytani anlamda kötü imparatorluğun başka bir hedefini protesto ederken, polis bizim şiddet kullanmama ilkesine olan bağlılığımızdan yararlandığı ve masum genç eylemcileri anayasada yazılı haklarını hayata geçirirken istismar ettiğinde, bizler de karşılık vermek zorundayız. Bu tür bir tepki eylemcilerin hayatını daha da tehlikeye attığı zaman değil, ama barışçıl yöntemlerle protesto eden eylemciler dövülüp gözlerine biber gazı sıkıldığında, sivil ve insan hakları ihlal edildiğinde meşru müdafaa hakkımızı kullanmakta ve bize saldıranların malını ve mülkünü hedef olarak seçmekte sonuna dek haklıyız.

Ne zaman bir protestocu dövülürse bir polis arabası yanmalı. Ne zaman bir eylemcinin gözlerine biber gazı sıkılsa lastikler patlatılmalı ve pencereler kırılmalı. Bu devlet ajanlarının hayatı umursadığı filan yok, ama mallarına mülklerine canları gibi bakıyorlar kesinlikle. Bu şekilde bizler hayatın bütünün kutsal olduğuna dair inancımızı muhafaza edebiliriz, bir yandan da kendimizi savunma yeteneğimizi koruyabiliriz.

Onların gücünün bize ve bütün doğal yaratılışa karşı kullanılmasına tanık olmak yerine bizler kendi gücümüzü ortaya koymalıyız. Gandi bile şiddetten uzak durmanın buna saygı duyan birisine karşı kullanıldığında uygun bir eylem olduğunu söylemiştir. Kuzey İrlanda’da IRA’in ortaya çıkmasının sebebi şiddet kullanmadan protesto eylemleri yapan insanlara karşı uygulanan devlet şiddetiydi. Güney Afrika’da African National Congress’in gerilla ordusu Spear of the Nation’ı kurma sebebi devletin kullandığı şiddetti, ABD’de Black Panthers’in ortaya çıkma sebebi devletin kullandığı şiddetti. Malcolm X’in söylediği gibi, şiddet kullanmamak şiddet kullanmayan insanlarla olur, ama eğer birisi size saldırıyorsa meşru müdafaa haktır.

Hayvan özgürlüğü ve çevre savunması için yapılan mücadele, başkalarının haklarını ve hayatlarını korumakla alakalı bir şey, yoksa kendi ahlakımızla alakalı değil, bir savaşa son vermekle alakalı bir şey. Uzun ve pahalı mahkeme savaşlarıyla sonuçlanan taktiklere başvurmak demek laboratuvarlardaki, kürk çiftliklerindeki, sirklerdeki, yaban hayattaki hayvanlardan dikkatleri uzaklaştırıp kendi haklarımızı savunma derdine düşmek demektir, bu stratejik manada büyük bir başarısızlıktır. Gerçekten zulüm görenlere, hayvan halklarına ve onların yuvalarına dikkatleri çekecek stratejilere ve taktiklere başvurmalıyız.

Bizleri her türlü şekilde zulme direnen diğer insanlardan daha da çok ayıran imtiyazlı felsefelerimizi korurken kendimizi iyi hissetmekle alakalı bir şey değil bu. Bu mücadele hayatta kalmak için bize yaslanan milyarlarca masum canlının katledilmesine son vermekle alakalı bir mücadele. Ahlaki engellerimizi yenmeli ve dünyanın ve onun üzerindeki bütün hayatların kaderinin kesintisiz doğrudan eylem çabalarına bağlı olduğunu kabul etmeliyiz.


Rod Coronado

16 Haziran 2008 Pazartesi

Kundakçılığın Etkisi

Kundaklamanın bir gerilla taktiği olarak faydalarını konuşmak gereksiz. Daha uygun bir soru şu olabilir: bir hareket olarak doğal hayatın ve onun hayvan türlerinin yok edilmesinin önüne geçmek için gerekli taktiklere başvurmaya hazır mıyız? Ben, evet, diyorum.

Her yıl milyarlarca hayvanın yasalara uygun şekilde katledilmesine karşı çıkan bir mücadelenin bir parçası olarak sevdiğimiz her şeyin yok edilmesinde ekonomik çıkarları olanları koruyup onlara hizmet eden bir hukuk sisteminin koyduğu sınırları anlamazlıktan gelemeyiz.

Eğer gerçekten demokratik bir toplumda yaşıyor olsaydık, o zaman hayvanlara uygulanan zulümlere ve istismara karşı olan nüfusun çoğu bu olaya engel olmak için bu ilgilerinin yasal bir eyleme dönüşmesini talep ederdi. Ama dünya ekonomisinin büyük bir bölümü hayvan istismarından para kazanıyor ve bu istismarın yasaklanmasına engel olunacak kadar çok para söz konusu. Ve çoğu kez olduğu gibi, hukuksal değişikliklerden sorumlu olan politikacılar onlardan karşı çıkmalarını istediğimiz endüstriler tarafından finansal olarak destek görüyorlar. Bu yüzden kurumsallaşmış havyan sömürüsünü engellemek için illegal eylemlere başvurmak zorunda olduğumuzu anlıyoruz.

Doğrudan eylem eylemlerinin ülkeyi silip süpürdüğü 80’li yılların ortalarında ALF (Animal Liberation Front - Hayvan Kurtuluş Cephesi) gibi doğrudan eylemleri yapan hayvan özgürlüğü grupları öncelikle sömürüye uğramış hayvanların kurtarılması, istismar ve sömürünün ifşa edilmesi ve sınırlı mal-mülk yıkımına öncelik tanıyordu.

Ancak ALF bu tür eylemlerin belli bir derecede halk desteği sağlasa da sömürünün sona ermesi anlamında çok az şey başardığını anlamakta gecikmedi. Kurtarılmış laboratuvar hayvanlarının yerine anında yenileri getiriliyordu, sprey boyayla yazılmış sloganlar siliniyor ve işkence devam ediyordu.

ALF ve ELF (Earth Liberation Front – Dünya Kurtuluş Cephesi), hayvan sömürüsü ve çevresel yıkımı gereken her araca başvurarak önleme hedefine ulaşmakta halk desteklese de desteklemese de kararlı. Önemli olan şey, insanların ALF ve ELF eylemlerine iyi bakması değil, kurumsal hayvan ve dünya sömürüsüne devam edenlerin terörizm eylemlerine son verilip verilemediği.

Taktiksel olarak bunun anlamı, sadece işkence kurbanlarını kurtarmakla yetinmek yerine işkence odalarını fiziksel olarak yok etmenin çok daha etkili bir sonuç vereceği. Elbette hiç kimse birkaç tutukluyu kurtarmak yerine Auschwitz ve Dachau toplama kamplarını yok etmenin daha avantajlı bir durum olduğunu tartışmaz. İşte kundakçılığı bir taktik olarak kullanırken ALF ve ELF gerillalarının mantığı budur. Öncelik hayvanların ve onların yuvalarının yok edilmesinde kullanılan silahların maksimum yıkıma uğratılmasıdır, minimum zarar veya halkla ilişkiler değildir.

Devrimci bir mücadelenin bir parçası olarak bizler bu savaşın ahlaki duyarlılıklarımıza ters hareket etmek ya da hedefimize daha çok yaklaşmakla alakalı olmadığını biliyoruz. Kurumsal şiddete son vermekle alakalı. Bu amacı yasal yollarla başarmamızı engelleyen toplumun ahlaksız yasaları tarafından önümüze set çekilmesiyle alakalı. Bunaltıcı koşullarla yüz yüze kalındığında daha etkili olmak için insanın kendini bireysel anlamda güçlendirmesiyle alakalı. Ölüme ya da yaralanmaya sebep olunmadığı sürece mümkün olan her taktiğe başvurmakla alakalı.

Dünyayı ve onun hayvan uluslarını savunmak için başvurulacak strateji ve taktikler hasımlarımız tarafından belirlenmemeli, tam tersine acı ve kayba sebep olmadan maksimum ekonomik zararı vererek hayat kurtarma yeteneğimiz tarafından belirlenmeli. Biz hayvanları daha çok umursuyoruz, onların hayatları bize bağlı; bu hayvanları kurtarmak için kullandığımız taktiklere insanların nasıl bir tepki verdiği o kadar önemli değil.

Tarihsel olarak bu ülkede köleliğe nasıl direnildiğini ya da Avrupa’da Nazizm’e nasıl direniş gösterildiğine bakıp bu tür kötülüklere karşı şiddete başvurarak ya da şiddet kullanmadan mücadele edenlere büyük destek verildiğini görebiliriz. Önemli olan, her iki adaletsizliğin de kötülük olduğu ve o zamanlar illegal olsa bile bugün kahramanlık gözüyle bakılan agresif bir tepkiyi gerektirdiğiydi.

Kundaklama uç noktalarda bir eylem. Ama bu gizli gerçeğin farkında olan insanların sadece bunu ifşa etmesi için değil, durdurmak için de harekete geçmesini gerektiren son derece vahim bir duruma verilen ekstrem bir tepkidir. ALF ve ELF’in bir silahı olarak kundaklamanın bu iki amaca da hizmet eden çok etkili bir silah olduğu kanıtlanmış durumda. Düşmanlarımızın kontrol edemeyeceği ve kararmış kalplerine korku salan bir araç. Onları canlarının en çok yandığı yerden vuruyor - cüzdanlarından.

Yangın çıkarmak da yüzyıllardır baskıya direnmek adına kullanılmış bir silahtır. İster işgalci bir ordunun askeri kalelerini, isterse bir köle sahibinin plantasyonunu, bir araştırma laboratuvarını yakıp yıkarak olsun, bu ülkede kundaklama gerilla savaşının bir silahıdır, mektup yazmak ya da protesto etmek gibi kabul etmemiz gereken bir taktiktir.

Bütün zorluklara rağmen bizi şaşırtma özelliklerini reddeden taktiklerle kendimizi sınırlayıp bu çürümüş toplumdaki konforlu konumlarımızı garantilemeye devam edemeyiz. Gerçek özgürlük mücadelelerinde garantiler yoktur, sadece sevdiklerimiz uğruna girilen riskler ve yapılan fedakârlıklar vardır. Adaletsizliği ve çekilen acıları kurbanların kim ya da ırklarının ve türlerinin ne olduğuna bakmaksızın önlemek için yapılması gereken her şeyi yapmaya gönülden bağlı olmak vardır.

Hayvan araştırma laboratuvarları, kürk dükkânları, mezbahalar, fabrika ve kürk çiftlikleri kendi kendilerine yanmazlar. Sizin az da olsa yardımınıza ihtiyaçları var.


Rod Coronado