Lilith Noir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lilith Noir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2010 Pazartesi

Anarşi ve Eylem Sorunsalı III

İsyan Biçimi Olarak Sabotaj

"Bir isyan biçimi olarak sabotaj, insan sömürüsü kadar eski bir yöntemdir." Emile Pouget

Sabotaj; özellikle işçi hareketi tarihinde kavram olarak “sabotaj” diye adlandırılmadan çok önce bile oldukça sık kullanılan bir yöntem olmuştur. Sabotaj kavramı, çok sonraları, 19 yy ortalarında işçi konfederasyonlarında bu isimle anılmış, başta çok kabul görmese de (çünkü tahta ayakkabı ve bir işi sakarca yapmak gibi anlamlarına da geliyordu) daha sonra kaçınılmaz olarak dile yerleşmiştir.

Sabotaj artık işçiciliğin tekelinde olmaktan çok (sendikalar işçileri işverenle uzlaşmaya ittikçe) bireysel aktivistlerin benimsediği bir yöntem olmuştur.

Sabotaj’ın neden tercih edilen ve sık kullanılan bir yöntem olduğu sorusu, biraz irdeleme gerektirir: Öncelikle savaştığınız şey güç bakımından sizden üstünse, onu yıkmak için yöntemler oldukça kısıtlı demektir ve itinayla analizi gerekir. Devlet, toplum, ahlak, teknoloji vs. hepsi bireyden çok daha organize ve köklüce güce sahip yapılardır. Bu durumda yapılacak şeylerden biri, pasif direniş yolunu seçmektir. Ki bence bu, doğrudan şiddetten asla kaçınmayan erk karşısında çoğu zaman intihar anlamına gelir. Radikal düşünen birinin dokuz cana sahip olmadığı düşünülürse, savaşmak için elinde var olan bir tanesini ekonomik ve akıllıca kullanması daha iyi olur. Bir diğer yol, aynı karşınızda ki güç gibi organize olmak yani örgütlenmektir.

Ancak örgütlenme yeteri gücü sağlamak bakımından güven verici görünse de, niteliği bu güce paralel bir verimlilikte değildir. Çünkü örgütlü bir yapı, her şeyden önce daha oluşum sürecinde, çoğunluğu aynı safta toplamak gibi bir derdi olduğundan, çoğu zaman popülist söylemler, göz boyamalar, vaatler kullanılır, bu da örgüt oluştuktan sonra büyük oranda bireylerde hayal kırıklığına neden olur.

Dolayısıyla, kendi başına sistemle baş edeceği inancını yitirmiş bireylerden oluşan örgüt; yapısal bakımdan çürük olmasının yanında, eylemsel bakımdan da –içerisinde ki işbölümü ve organize olma manyaklığı nedeniyle- zaman kaybettirici bir yapıdır. Ayrıca örgütlü yapılarda, bir işi belirlenen zamanda gerçekleştirebilmek için gruba dâhil üyelerin, farklı düşünce yapılarını, alternatif fikirlerini, kendilerine ait yaşamlarını törpülemesi gerekir, bu da üyelerin tek tipleşmesine yol açar. Birey buna ne kadar direnirse dirensin, özgüven eksikliğinin bedelini, kendinden isteneni aynen yerine getiren, amaca ulaşmak için kendinden çılgınca ödünler veren, bir “üye” olarak öder.

Peki, birey, hem kendine yöneltilmiş şiddeti göğüsleyerek, hem de bir gruba “ait” olmadan, neler yapabilir?

O zaman birey, bu kendinden kat kat güçlü yapıların, zeki ve kurnazca davranıp ana arterlerini bulmalı ve oralara zarar vermeli, yani “sabote” etmelidir. Çünkü sabotaj, enayice bir kahramanlık gösterisi değil, kendini koruyarak zarar vermenin belki de en iyi yoludur. Sabotajın içeriğiyle ilgili akademisyen ve aktivistler, uzun bir dönemdir tartışma içindeler. Birçok teorisyen sığ bir yorumla, sabotajı terörizm biçimlerine dâhil eder. Oysa açıktır ki; terörizm; canlı-cansız ayırt etmeden yıldırma ve korku amaçlı zarar vermektir. Her tür canlıyı yok etmeye yönelik eylemler, aracın amacı ezip geçtiği ve sabotajla ilgisi bile olmayan eylemlerdir. (Burada önemle belirtmeliyim ki, canlı yaşamına bakışım en ufak bir hümanistik acıma içermeden, sadece bir canlının amacınız için elinden alamayacağınız, bu tahakkümü onun üzerinde kuramayacağınızla ilgilidir) Sabotaj ise; canlıyı hedef almadan ve ona zarar vermeden, direkt olarak mülkü tahrip amaçlı bir eylemdir. Ayrıca sabotaj; kelimenin telaffuzuyla birlikte hemen kafalarda beliren şekilde, vandal biçimde yakmak-yıkmak değil, hedefi ve sonuçları ayrıntılı olarak analiz edilip gerçekleştirilen bir eylem biçimidir. Sistemin yüklediği görevleri yapmamak ya da bilerek yanlış yapmak bile, “bozmak” olduğu için sabotaj sayılabilir.

Doğaldır ki; sabotaj; mülkün bu derece kutsal olduğu kapitalist toplumlarda şiddetli biçimde kınanır. Ancak işlerliğini durdurmak istediğiniz kurumu mali zarara uğratmak (özellikle periyodik olarak tekrarlanırsa) caydırıcı olabilecektir. Örneğin 1980’lerin sonunda İngiltere’de ALF (Animal Liberation Front) yılda 6 milyon sterlin değerinde hasara neden olmuştu, ABD’de ise ekotaj eylemlerinin yıllık zararı 20-25 milyon dolar idi. Bu şekilde ki maddi kayıp hem bu şirketlerin amaçlarına ayırdığı ödenekleri doğal olarak azaltacak, hem de kendilerine karşı direnişin boyutlarının hiç de az olmadığı konusunda onları uyaracaktır.

Sabotajın iyi değerlendirilmesi gereken kısımlarından biri de eylem kısmından önce hedef belirleme kısmıdır. Sistem hiyerarşik bir yapılanmaya sahip olmasına rağmen, yapısı günümüzde tek darbeyle yıkılacak kadar lineer değil, daha çok odakların birbirine farklı düzeylerde bağlandığı ağsı bir yapıdır. Dolayısıyla tek bir odağa zarar vermek, sistemin çökertilmesi için asla yeterli olmayacaktır. İşte tam da bu nedenle, belirlenen hedefin yapıyı kökünden silemeyeceği gerçeği kabul edilerek, ancak maksimum hasar hedeflenerek belirlenmesi gerekir. Sabotaj- doğru biçimiyle uygulandığında- canlı hasarı olmadan azami hasarın sağlanabildiği yegâne yoldur.

Peki, neden mülkü tahrip bu kadar önemli? Neden başka bir yol değil? Çünkü; otoritenin kendini üzerinde var ettiği temel, zarar verilmesinden korktuğu için milyonlarca dolar ödediği mal, tahakkümünü kamufle eden gösteriş aracı, doymak bilmezliğin sonucu ve kanıtı vs. bunların hepsi mülktür. Karşı olduğumuz şeylerin hiçbiri mülk olmadan var olamaz.

Amacın neden ve nasıl değerlendirildiğini bir parça olsun açıklığa kavuşturabildiysek; eylem kısmı yani olayın asıl bağlayıcı noktası ile ilgili belirtilmesi gereken önemli bir nokta var. Sabotaj eylemleri, kesinlikle insanlardan uzak bölgeler seçilerek gerçekleştirilmelidir. Bunun iki nedeni var; birincisi; toplumdan “en az” güvenlik güçleri kadar, hatta çoğu zaman daha fazla tepki geleceği için; ikincisi, herhangi bir acemi davranış sonucu canlıya zarar vermemek için.


Lilith Noir

22 Şubat 2010 Pazartesi

Anarşi ve Eylem Sorunsalı II

Squat ve Yaşam Ağı Kurma

"Anarşizm bir çığlıktır, bir olumsuzlama değil bir olumlamadır; reddetmenin ötesine geçmekle ilgilidir, ilk aşamada çığlığı tetikleyen şeye şimdiki zamanda bir alternatif yaratmaya başlamakla ilgilidir." Tadzio Mueller

Mueller’in bir paragrafta özetlediği durum; anarşinin sadece radikal bir duruş olmasının hiçbir getirisi olmadığını, sistemden olağanca uzak durarak bir şeyler yapmanın gerekliliğini çok iyi özetliyor. Anarşi yanlış olduğu bilinen şeyleri sadece “protesto” ederek değil, onları bizzat “yapmayarak” ve bununla da kalmayıp, alternatiflerini “yaparak” yaşanabilir. Bize dayatılan ve istemediğimiz her şeye karşı “öyle olmaz, böyle olur” diyerek, somut örnekler ortaya koymak olmalıdır amaç...

Alternatifler yaratmak dendiğinde, yaşamın tüm döngüsünü içinde barındırabildiği için ilk squat eylemleri geliyor aklıma. Squat sadece evsizlere, basit şekilde barınak sağlamanın bir yolu değil, mülkiyete karşıtlık fikrini taşıyan, otoriteye direniş noktası olan ve otonom bir yaşam ağı kurmak için çok verimli bir başlangıç olan eylemdir.

Squatın oldukça farklı biçimleri mevcut. Genel ve en bilinen anlamı terkedilmiş bir binanın bir grup tarafından ele geçirilmesi ve buranın kira, vergi vs. herhangi bir bedel ödenmeden yaşam alanı olarak kullanılmasıdır. Diğer biçimleriyle; boş bir arazi bölgesini ele geçirmek, araba mezarlıklarını mesken edinmek, ya da gece eğlenceleri gibi geçici süreler için bir alanı zapt etmek anlamına da gelir.

Sadece Avrupa da değil, Kanada ve İspanya’da da squat birlikleri, birbiriyle sürekli iletişim ve destek ağı oluşturmuş şekilde işliyor. Çünkü haberleşme ve dışarıdan destek, oluşturduğunuz bir otonom alanın korunması için oldukça temel bir gereklilik. Son bir ay içinde gerçekleşen Berlin’de Yorck 59’un, Amsterdam’da birçok squat evinin polis tarafından zor kullanılarak boşaltılması da, destek ve direnişin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.


Yorck 59

Berlin'de 1989'dan bu yana var olan yaşam alanı Yorck 59, 6 Haziran 2005 Pazartesi günü sabah saatlerinde polis tarafından boşaltıldı İsyan polisi sokakta toplanarak binanın girişini kapatan yüzlerce insanı ve bina içindeki 150 kişiyi dağıtırken birçok kişi gözaltına alındı, bazıları kötü biçimde yaralandı. Gün boyunca çeşitli eylemler gerçekleştirildi: bir yerel radyo istasyonunun frekansı 4 dakikalığına ele geçirildi ve Yorckstrasse 59'un boşaltılması duyuruldu, bir bina işgal edildi ve akşam 3000 kişinin katıldığı bir eylem yapıldı. Gün boyunca insanlar farklı noktalarda bir araya gelerek trafiği kapattı, büyük mağaza vitrinlerini tahrip etti ve küçük gösteriler gerçekleştirdi. Almanya'da ayrıca Göttingen, Köln, Hamburg ve Pforzheim gibi kentlerde de dayanışma eylemleri vardı.

Binada 10'u çocuk 60 insan yaşıyordu. Binada ayrıca Anarşist İnisiyatif, Latin Amerika üzerine bir haber servisi olan Poonal, 15 günlük bir bar olan druzbaR gibi politik girişimler de barınıyordu, geniş bir alan partiler, konferanslar, toplantılar için kullanılıyordu. Mal sahibi Marc Walter bu binayı 2003'ün Aralık ayında satın almış ve o günden bu yana bina sakinlerini taciz ediyor. Posterler indirildi, bahçenin kullanımı yasaklandı, odalar duvarlarla örüldü ve büyük yeniden inşa çalışmaları başladı, ayrıca kirada da büyük artışlar istendi. Bina sakinleri ise ödemeyi reddettiler. Yeni sahiple çıkan sorunlardan sonra Varşova, Viyana, Malta, Uruguay gibi pek çok farklı yerde Yorckstrasse 59'la dayanışma eylemleri gerçekleştirildi.(Haber İndymedia’dan Alınmıştır)

Yine Amsterdam’da SWAT ekipleri, zırhlı araçlarla, squat binalarının olduğu bölgeye baskın ve tahliye uyguladı; yerel direniş oldukça güçlü olmasına rağmen, 15 kişi tutuklandı ve 14 Temmuz’da davaları görülene kadar tutuklu kalacaklar.

Gerçekten özgür ve otoriteden uzak alanlarda yaşamlarımızı sürdürmek istiyorsak, squat (bina ya da arazi) bize bunun için bir yol olarak ışığını yakıyor. Tabii ki her şekilde devlet buna müdahale etmek isteyecek, çünkü otoritenin kendi kontrolü dışında ki yaşam alanlarına tahammül etmesi beklenemez. Ancak ne kadar çok sayıda ve ne kadar güçlü direniş odakları oluşursa ve bu bölgeler bireylerin çabalarıyla ne kadar otonomi kazanırsa, o kadar özgür yaşayabiliriz demektir.


Lilith Noir

15 Şubat 2010 Pazartesi

Anarşi ve Eylem Sorunsalı I

"Gösteriler, yürüyüşler, eylemler ve mitinglerin hiçbir yere götürmediği artık kabul edilmeye başlandı. Bayrak sallamak, afiş asmak, bildiri dağıtmak, polise saldırmak; bunların hepsi bir ritüeli -polisin her zaman yenilmez boyun eğdiriciler rolü oynadığı bir ritüel- devam ettiren faaliyetler... Eski mücadele alanı- hem işyerinde, hem sokaklarda- reddedilmeli... Yeni yaşam biçimlerinin yaratılmasına yönelik eş zamanlı hareket gerekecek." Jacques Canette

Canette’nin ’73 yılındaki yazısından alıntı bu paragraf, bize yeni eylem biçimleri, savaşmanın farklı yolları konusundaki arayışın çok öncelere dayandığını, ancak bugünkü duruma bakıldığında pek de yol kat edilmediğini gösteriyor.

Yaşı biraz geçkin olanlarınız şimdiye dek kaç kez yürüyüş eylemine gittiğini bir düşünsün. 25? 45? 100? Ve birde ilk gittikleri eylemden bu yana sistemin değişimi ya da yıkımına dair nelerin değiştiğine bir baksın. Bir arpa boyu bile yol gidilmediği fikri gerçekten içlerini acıtır. O zaman bir yerlerde uzun zamandır bir hata yapıyoruz demektir.

“Eylem” denildiğinde akla ilk gelen hep, sloganlı, bayraklı yürüyüşlerdir. Neden böylesi “klasik” bir tema bu? Çünkü anarşistler ortodoks marksist gelenekten kopyaladıkları bu eylemsel geleneği aşamadılar. “Anarşist yaratıcılık” küçük zaman dilimleri dışında aktif kalamadı, çoğunlukla düşünce tembelliğinden...

Yürüyüş eylemlerinin canına okur bir dil kullanıyorum belki. Ancak sistemin en çok sevdiği eylem tarzıdır bu, çünkü yığınla çıkar sağlar bundan. Zavallı bizler ise radikal muhalefet adına bir şeyler yapıyormuş hissettiğimizden, mışıl mışıl uyuruz...

Öncelikle çoğu yasal izin alınarak gerçekleştirilen – bir anarşist için ne ironi ama!- bu eylemler, topluluğun etrafına yığılan bir dolu polisle devletin tam kontrolü altındadır. Olası taşkınlık durumlarına karşı müdahale imkânı çok kolaydır böylece. Diğer bir çıkar unsuru, bu yürüyüşlerin, kendine karşı dolup taşan öfkenin “deşarj” alanı oluşudur. Öfke, slogan atarak, bayrak yakılarak, önemli ölçüde baskılanır. Yani devletin, bu muhalif yürüyüşlere, insanların düşüncelerine saygılı olduğu için izin verdiği sanılıyorsa bu büyük bir yanılgı, hatta aptallık olur. Sistem, muhalif görüşün her zaman var olacağını bilir ve ona en basit en zararsız biçimlerde olduğu sürece kendini ifade lütfu sunar ki, daha büyük bir tehlike oluşturamasın.

Sonuç olarak bu yürüyüşler birer isyan odağı değil, birer “şov”dur. Çünkü böylesi eylemlerin yaşamlarımızın kendisiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ne düşüncemize ne yaşamımıza yön verici, geliştirici, değiştirici hiçbir unsur barındırmaz içinde...

Alternatif çözümler sunmadan eleştiri yapmak anlamsızdır tabi ki. Anarşistler, anarşistçe ne tarz eylemler yapabilir? Eylemlerin yaşamsal değeri nasıl arttırılabilir? Bu soruların yanıtları kişiden kişiye, yaratıcılığı ölçüsünde oldukça değişken olacaktır. Ve her birimizin yaratıcılığının sınırlarını zorlayarak, uzunca bir zaman, bu konuda düşünmesi gerekiyor sanırım.

Ben, kendimce haklı bulduğum, beğendiğim vs. eylem biçimlerini bu ve sonraki yazılarda anlatmaya çalışabilirim ancak...


Biraz squat, biraz değişim...

Oldukça yaşamsal ve dönüştürücü bir eylemdir bina ya da arazi squatları. Squat evlerde yaşamak, düşünsel anlamda mülke karşı olmayı ifade ederken, yaşamsal olarak da önemli ölçüde ekonomi sağlar. Ancak zorluğu, bunu bir topluluk halinde gerçekleştirmek gerektiğidir. Yurt dışında squat zincirleri ve toplulukları gelenekleşmiş biçimde ilerliyor, ancak Türkiye’de hala pek benimsenmiş değil. Bu da açıkça kira ödeyerek, kendi eşyalarımızla oturduğumuz evlerimizden ayrılmayı göze alamadığımızı, yaşamlarımızı dönüştürmeye dair cesaretsizlik içinde bulunduğumuzu gösteriyor. Haklı olarak hepimiz – ailesi ya da çocukları olanlar için çok daha fazla olarak- gelecek kaygısı içinde yaşıyoruz, ancak riski göze almadan hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimiz gerçeği sürekli beynimizi kamçılamalı sanırım...

Bir de okurken bile çok eğlendiğim ve iştah kabartıcı bulduğum, Londra da gerçekleştirilen bir eylem pratiğini Karen Goaman ve Mo Dodson’un bir yazısından alıntılayarak aktarmak istedim. Derdim “aynısını biz de yapalım” değil, sadece yaratıcı olmanın mümkünlüğünü görünür kılmak.


The Artful Dodger (Maharetli Kurnaz)
Bu, Londra’da bulunan Fare Dodger’s Liberation Front (Yol Parasını Kaytaranlar Kurtuluş Cephesi) gazetesinin başlığıdır. İki nolu sayısı (Temmuz ’95) “HALA ÖDEMİYORUZ!” başlığıyla başlar ve şöyle devam eder:

“ Milyonlarca insan için metroya binmek çoğunlukla bir işe gitme aracıdır. Genellikle işgününün en hoş olmayan kısmıdır, patronlarda bunun parasının bizim cebimizden çıkmasını bekler! Adi herifler, bu parayı onların ödemesi gerekir! Zavallı çoğunlukla tam olarak teslim olmamış her işçi, bir hırsızlık ve sabotaj işinin işgününü neşelendirmeye yardım edeceğini bilir. Öyleyse bunu sefil iş yolculuğuna kadar da genişletelim – biletlerin parasını ödemeyi reddedelim ve hazır bunu yaparken de reklam kampanyalarının, turnikelerin, izleme sistemlerinin canına okuyalım... Hadi hayal gücümüzü kullanalım!”

FDLF sonra kapitalizme karşı çıkışını açıklar:

“Bizim için parasız ulaşım mücadelesi, karı insanların önüne geçiren o çılgın sistemin, kapitalizmin ihtiyaçlarına karşı insanlar olarak kendi ihtiyaçlarımızı çıkarmanın yollarından biridir: sokaklarda uyuyan binlerce insan, kapanan hastaneler, açlık çeken insanlar... Yağmurda otobüs duraklarında beklerken zenginler evlerimizden daha değerli arabalarla yanımızdan geçip gidiyor. Onların zenginlikleri nereden geliyor? Bizden! Herşey parasız olmalı diyoruz!”

The Artful Dodger da Mayıs ‘95te yapılan bir “metro partisi” anlatılıyordu. Bu parti otuz kişiyle başlamış ve Londra metrosunda bir buçuk saat kadar sürmüştü. Balonlar ve renkli şeritler getirilmiş, çikolatalı kekler dağıtılmıştı ve iki yerde müzik çalınmıştı. Trenin içinde çıkartmalar dağıtılmıştı. Diğer yolcuların tepkisinin büyük oranda olumlu olduğunu yazıyorlardı.

A4 kâğıdına siyah harflerle sade bir şekilde basılan ve ucuza mal olan The Artful Dodger, mesajını verirken bizi eğlendiriyor, örneğin parasız yolculukla ilgili şunları söylüyor: “Çok ufak tefek bir insansanız, yük için ayrılan boşluğa uzanmayı tercih edebilirsiniz ama bazıları bunu onursuz bir şey olarak görür.” “ Serbestçe bedava yolculuk günü” adını verdikleri bir şey de var; tercihen büyük gruplar turnikelerin üzerinden atlıyor ya da onlarca arkadaşını geçirmek için kapıyı açık tutuyor. Gazete, “Bilet alan insanların yanına gidip bu kadar aptallık yapmamaları için onları ikna edebilirsiniz” diyerek yeni yollarda öneriyor.

Yazılar ve eylemler anarşist simgesel faaliyetin ruhunu gösteriyor. Biletlerin fiyatından (ya da varlığından) şikayet etmeye yönelik ortodoks yaklaşım milletvekillerine ve Londra Ulaşım Dairesi’ne mektup yazmak, dilekçe vermek ve metro istasyonlarının ya da Londra Ulaşım bürolarının önünde gösteri yapmak olurdu. Fare Dodger’s Liberation Front adı, ortodoks ulusal hareketlerin sıkça kullandığı adları alaya aldığını gösterir. FDLF’nin yaklaşımı insanların dikkatini çekmek ve düş gücünü harekete geçirmek için eylemlerini eğlenceli olaylarla sunarak mizah ve eğlenceyi kullanmaktır. Bu tür bir müdahale potansiyel olarak “günlük yaşamın sıkıcılığı”nı kırarak dünyevi durumlara (örneğin bir metro treninde oturmak gibi) normal olarak var olmayan bir eğlence ve keyif duygusu getirir ve böylece alternatif bir gerçekliğin keyfini önerir.”

Sonuç olarak; yıkılması gereken tabular, öncelik bakımından toplumsal ya da dışardan olanlar değil; biz ve bizim yaptıklarımızla ilgili olanlar. Sadece “action” olsun, ya da bir şeyler yapmış olalım diye değil; biraz daha neden ve sonuçlarını irdeleyerek, yeni eylem çeşitleri bulmak, anarşizmi, muhalefeti bir kenara bırakın; kendi yaşamlarımız için gerekli ve canlandırıcıdır. Çok mu tembeliz? Çok mu korkağız? Dışarıdan bakıldığında, devleti ve hiyerarşinin her biçimini reddettiğini bas bas bağıran insanlar olarak, pek de inandırıcı bir imaj sayılmaz sanırım bu...


Lilith Noir

16 Kasım 2009 Pazartesi

Birey ve Anarşi

Bireyci Anarşizm, özellikle 19. yy Amerikan Anarşizm tarihinde önemli bir yeri olan, daha sonra işçicilik hareketiyle birlikte kolektivizmin ön plana çıkmasıyla, değeri kaybolmuş görünen ancak, her çağda ve her bölgede temsilcileri daimi olarak var olmuş bir harekettir. Bireysel anarşizmin tarihsel sürecinde, özellikle Stirner ve Warren’in fikirleri üzerinden gelişen çok farklı düşünceler olsa da bunlar çoğunlukla yok sayılmış ve ekonomik alanda özel mülkiyeti ve serbest piyasayı savunduğu, yöntemsel tek yol olarak sivil itaatsizliği ve pasifizmi seçtiği görüşü; diğer anarşist akımlar tarafından bireysel anarşizmin, liberalizmin bir türü olduğunun düşünülmesine neden olmuştur. Bu düşüncenin gelişimi boyunca kavramsal ve içeriksel karmaşaya maruz kalması onun anlaşılmamasına değil, dar anlamlara sıkıştırılmasına neden oldu. Bu yazıda örneğin anarko-kapitalizmin bireycilikten doğmadığını açıklamak niyetinde değilim, çünkü çıkış noktası reddedilemeyecek biçimde, bireyciliğin sisteme entegresidir. Sadece bireyciliğin bu olması gerekmediğini anlatma çabası içindeyim. Bireyciliğe yöneltilen eleştirilerden hareketle, onun ne olmadığını açıklamak kavramı yeniden anlamak bakımından daha verimli bir yol olur sanırım.


Bireycilik ne değildir?

Öznenin varlığının ifade zemini birey olmaksa, varlığın sürdürülebilmesinin yegâne yolu “bireyci” olmaktır. Çoğu bunu inkâr etse de, istisnasız her canlı yaşam enerjisini kendi için kullanan, varlığını koruyan, onu ifade etme biçimleri geliştiren tekillerdir. Bu nedenle “çıkar” salt anlamıyla adice bir kavram değil, sadece metodolojisi bireyden bireye değişebildiği için, kirletilmeye açıktır. Bu noktada bireyciliğe yöneltilen eleştiri, çıkar gözetiminin diğerlerini yok etmek anlamına geldiği yanılsamasıdır. Ancak, bireycilik, bu eleştirinin oldukça aksi yönünde, diğerini rahat bırakmayı başararak ona yardım etmek biçiminde bir fedakârlık gerektirir. Zaten bireylerin her biri bir diğerini rahat bırakmayı başarabildiği ölçüde özgürlük azamileşirken, savunma gereksinimi sonuca ulaşmak için gereken işbirliğinin, bireylerin gönüllü katılımıyla olması gerektiğini savunur. Ayrıca işbirliğinin gönülsüz olmaması gerektiği yanında kurumsallaşmaması da önemli bir noktadır. Çünkü ilişkiler kurum temeline oturtulduğu andan itibaren, yazılı ya da sözlü ve değiştirilmesi taraflarca mümkün olamayacak yasalar içeriyor demektir.

Bu da bize kurumun zaman içinde bireyin değişimi ve gelişimini kısıtlayıcı özelliğini açıklar. Neden birey bir amacına ulaşmak için, diğer bir amacı olan özgürlüğü ve evrimini feda etmek zorunda olsun? Ayrıca her işimizde bir başkasına gereksinimimiz olduğu yalanını kim uydurdu? Gerçi milyonlarca yılsonunda, nihayet günümüzde, kendi çabamız ya da dolaylı katkımızla karmaşıklaştırdığımız, bizi yalın ve duru bir yaşamdan uzak tutacak her aracı ve düşünceyi var etmeyi becerdiğimiz noktada, başkaları olmadan hiçbir şey yapamamak olağan bir sonuç sayılabilir.

Bireycilik sorumsuz ve kolaycı bir yaşam tarzı değildir. Aksine, bireyin temsiliyeti başka hiçbir kişi ya da topluluğa bırakılmadığı için, bireysel sorumluluk tüm içeriğiyle kişinin omuzlarına biner. Bu bireyin aldığı tüm kararlarda özgür ve o denli dikkatli olmasını gerektiren bir durumdur. Ancak sonuç, kendi aldığı kararlara dolayısıyla kendine güvenen, asalak olmayan bireyler şeklinde yüz güldürücüdür. Böylesi olgun düşünceye sahip olan bireyden insanların ve dünyanın felaketlerine kulaklarını tıkamış olması beklenemez. Bireycilik sadece kendi çıkarını düşünüp bu uğurda diğerlerini umursamamak hatta ezip geçmek biçiminde benmerkezci ve süper ego yoksunu bir tutum değil; diğerlerine yardım etme kararının o kişiye bırakıldığı bir düşüncedir. Hiç kimse bir diğerini felaketten kurtarma ya da ona yardım etme mecburiyeti içinde olmadığı gibi, tüm yaşamını diğerlerini kurtarmaya adadığında da bunu kimse sorgulamaz.


Kolektivizm Üzerine

“Kolektivist toplumsal sistemler, başarmayı umdukları ekonomik ve toplumsal eşitliğin; insanlar arasındaki çatışmaları ve farklılıkları ortadan kaldıracağını ve böylece de herkesin herkesle dayanışmayı ve uyum içinde yaşamayı arzulayacağını sanıyorlar.” Joe Peacot

Ortak birkaç özellikleri nedeniyle bir araya gelmiş insan toplulukları, kısıtlayıcı ve bireysel farklılıkları yok edici özellik taşır. Ortak bir amaç yolunca kurulan kolektivist topluluklarda ne kadar özgürlükçü davranılmaya çalışılsa da, ilişkiler belirli kalıplar içinde olmak zorunda olduğundan, özellikle karar alma süreçlerinde sıkça pasif (kendiliğinden) asimilasyon ile karşılaşılır. Böylesi kategorizasyona dayalı grupların anarşistler içinde sıkça var olması ayrıca ilginçtir. Örneğin bir kişinin kadın olması onun anarka-feminist bir toplulukta yer almasını gerektirmez. Çünkü böylesi gruplar zaman içinde tek yönlü bir bakışa ve tek çalışma-direniş alanına sıkışıp kalırlar. Tabii ki kadın olması, kadın özgürlüğünü savunması için oldukça haklı (ve zaten gerekli) bir nedendir. Ancak neden böyle bir topluluğa katılarak bunu yapmak zorunda olsun? Spesifize edilmiş düşünceler ilk bakışta daha etkin bir tepki alanı oluşturabilse de, zaman içinde diğer düşünce sistemleriyle etkileşimini kaybetmeye ve üyelerini bu topluluğun içine hapsetmeye mecbur kalırlar. Ancak örneğini verdiğim insan sadece bir kadın değildir. Ya da bir zenci sadece zenci, bir eşcinsel sadece bir eşcinsel değildir. Bu düşünceme gelebilecek eleştiriden birini tahmin edebiliyorum. Bu insanlar bu özellikleri yüzünden eziliyor ve kişilikleri, sosyal yaşantıları çoğu zaman sadece bu özellikleri nedeniyle diğerlerinden farklı şekilleniyor, dolayısıyla en büyük amaçlarının bu özelliklerinin meşru kılınması için savaşımlarının doğal olduğu söylenebilir. Fakat bu kez; bir zencinin mükemmel bir aşçı, bir eşcinselin harika bir sanatçı, bir kadının çok iyi bir motosiklet kullanıcısı olması gibi özelliklerini, bu kategorik portrelerin neresine yerleştireceksiniz? Bu insanlar kendilerini böylesi kolektif gruplara dâhil ettiği anda isimleri ve sıfatları izler tarafından o grubun adıyla özdeş tutulur. Ancak aynı örnekten devam edersek, ne kadın=anarka-feminist ne de kadın=motosiklet kullanıcı diyebiliriz. Hiç kimse, tek bir düşüncesi ya da özelliğiyle var değildir. Ve bir bireyi bu özelliklerinden seçtiği bir tanesiyle adlandırmak, diğer bir bireyin hakkı değildir. Kolektivizm, topluluk içindeki çeşitliliği, çatışmaları ve farklılıkları grubun sistematik gidişine engel olarak gördüğünden, aynı türden ve olabildiğince aynı düşünen insanların bir arada olmasını ister. Oysa benimle aynı düşünen insanlarla bir arada olmam; bana, amacıma giden yolda destek kuvvet oluşturmak dışında hiçbir fayda sağlamaz. Oysa tek ortak noktanın diğerini anlamaya çabalamak olduğu farklı insanların birlikteliğinden; eleştiri, tartışma, çatışkı, paylaşım ve dolayısıyla gelişim doğar. Kim düşüncesinin varabileceği son noktaya ulaştığını iddia edecek kadar kibirli ve karamsar olabilir ki? Burada kolektif hareketin sağladığı, kitlesel gücün potansiyelini yadsımıyorum. Ancak bu güç, hem farklı yapılanmalarla oluşturulabilecek birliklerle sağlanabilir hem de amaç uğruna kendinizden verdiğiniz ödünleri görebildiğinizde vazgeçilebilirdir. Kendini kolektivist bir topluluğun içinde eritmiş bir bireyin amacına ulaşmasında ne anlam kalır ki?

Toplum karşıtlığı fikri, “toplum kısıtlayıcıdır, bireyi yok eder” gibi basit cümlelerle açıklanamaz. Çünkü toplumun kendisi bu denli basit bir yapı değildir. Toplum denen birlik, bireylerden oluşan, ancak oluştuğu andan itibaren bireyden bağımsız işleyebilecek kapasiteyi kazanan organize bir yapıdır. Toplum her ne kadar kişilerden oluşsa da, kendini ifade eden en küçük birimi birey değildir, çünkü bireyler çoktan asimilasyona uğramışlardır. Nasıl ki en lezzetli meyve ya da bir parça kuru ekmek dokusunu ayırt etmeksizin sindirime maruz kaldığında aynı dışkı halini alıyorsa, öznelerde bu organize yapıya dâhil olduğu anda, işleyişe katkı sağlama zorunda olan yedek parçalar halini alırlar. Toplum beyni olmayan, düşünmeyen bir organizmadır, fakat en nihayetinde yaşam sirkülasyonu olan bir canlıdır ve canlılık fonksiyonunu korumak adına çok sayıda savunma yöntemi geliştirmek durumunda kalmıştır. Tek bir parçasının görevini ihlali durumunda yaşamı tehlikeye gireceğinden, parçalar üzerindeki denetim en üst düzeydedir. İşte son hali, başlangıçta onu oluşturan bireylerin amaçlarıyla hiçbir ilintisi kalmamış virüs benzeri yapıya direnmek ve bundan öte onu yıkmak; bu yüzden toplumun böyle bir yapıya sahip olmasında tek başına hiçbir suçu yoktur, çünkü sistem insan icadıdır.


Yöntem Üzerine

Tüm ideolojiler için olduğu gibi, bir ideoloji olarak anarşizmin de karşısındayım. Çünkü anarşizm ideolojisi kurgulanmış, kurumları ve ilişkileri önceden belirlenmiş bir toplumu var etmeye çalıştığı için anarşinin önündeki en büyük engeldir. Benim; bireysel anarşistlerden oluşan bir toplum beklentim yok. Birincisi diğerlerinin ne olacağı, nasıl düşündüğü ve yaşamak istediği; onlar gibi bir insan olarak benim yetkimin oldukça dışındadır. Ancak bu bir boşvermişlik içine girmem anlamına asla gelmez. Çünkü her şeyin ötesinde kendi özgürlüğüm ve yaşamak istediğim hayat için, bana musallat olduğunu düşündüğüm her şeyle savaşmak zorundayım. İkincisi ideal toplum için yöntem devrimdir. Ancak hem ideal toplumu kurma çabası hem de günün birinde bir anda olacağı düşünülen devrim fikri; kişinin bireysel isyanını ortaya koyabildiği yegâne platform olan doğrudan eylemin önünde, sistemin kendisinden daha büyük bir engel oluşturur.

İsyan, sıradan ve içerikten yoksun bir başkaldırı değil, bireyin tüm rahatsız edici dış etkenlere karşı tepkisinin bir ifade biçimidir. Tepki; hem etkiye, hem bireyin kişiliğine hem de etkiyi içselleştirme sürecine göre çok farklı biçimlerde olabilir. Biçimi etkileyen önemli parametrelerden biri eylemin şiddet içerip içermediğidir. Şiddetin kazanıma giden yolu kolaylaştırır mı? Şiddet kullanımı haklı nedenlere bağlı olabilir mi? Bir canlı olarak hayatta kalmak için savunma en doğal hakkımdır. Ve saldırıya uğrayan her canlı, savunmasını kendi seçtiği herhangi bir yöntemle (kaçma, direnme, karşı saldırı) yapma hakkına sahip olur. Burada asıl sorun saldırının niteliğidir. Yani düşman her zaman görüş alanımızda ve bariz biçimde karşımızda durmaz. Saldırıyı görmek için suratınızın ortasına bir yumruk inmesi gerekmez, bunun için (özellikle savaştığınız şey sistemse) farkındalık yani bilinç yeterlidir. Saldırıyı algılayan bireyin savunma biçimi “kendince” olacaktır. Bu amaca ulaşmak için her yolun meşruiyetini ilan eden makyavelist tutumdan oldukça farklı bir fikirdir. Çünkü söz konusu durum, primer bir amaca ulaşmak için yapılan eylem değil, saldırıya karşı oluşturulan olağan bir tepkidir. Sonuç olarak benim için asıl soru; şiddetin hakkım olup olmadığının ötesinde; nelerin bana zarar vermeye çalıştığıdır.


Özel Mülkiyet

Birçok bireyci anarşist, özel mülkiyetin ve kişiler arası devlet tekeline alınmamış ticari ilişkilerin hak olduğunu iddia eder. Ben özel mülkiyetin karşısında ve onun ötesinde bir duruş sergilemeyi yeğlerim. “Sahip olmak” yaşamsal ihtiyaçların dışında kalan, uydurmaca bir eylemdir. Sahiplik; çok kısa bir süre içinde, kişinin kendi kendisini sömürmesi şeklindeki bariz çelişkiye yol açar. Üretim araçları ya da mal ortaklığı da eşitlik adına icat edilmiş, fazlaca basit matematiksel bir çözümdür ve aslında eşitlik adına özgürlükten çalma fenomenidir. Yeryüzündeki tüm insanlar üretimlerinin eşit ve ortak hissedarları olsa bile, ortada bir mal ve sonuçta onun sahibi olduğu gerçeğini değiştirmez. Ve bir mala sahip olmak; onu elde tutmak ya da kullanmak için zaman, enerji ve çaba gerektirir. Yani sahip olmak, sahip olunmaktan daha büyük bir esarettir.

Ekonominin kaynağında, yegâne doğal sermaye olan “emek” vardır. Emeğin kullanılış biçimi, ekonominin tipini değil (çoğunluğun düştüğü hata budur aslında) doğrudan varlığını ya da yokluğunu belirler. Eğer birey emeğini kendi tüketim ve ihtiyaçları için kullanırsa, ekonomiye gereksinimi kalmaz. Fakat emek, sonucu bireyi doğrudan etkilemeyen bir üretim işine harcanırsa, birey doğal sermayesini ekonominin kıskacına kaptırmış demektir. Ticaretin temeli olan alışverişte mal edinmek için para, emek, ya da başka bir malın yanında, özgürlüğünüzden bir parça vermeniz gerekir. Tabii ki amacı ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde konformizm olan bir bireyin çok daha fazla mala sahip olması gerekecek ve o ölçüde tutsaklaşacaktır. Dolayısıyla azami özgürlük için bir diğer büyük adım da ekonominin ve ekonomik temelli tüm ilişkilerin yıkımı olarak sayılabilir.


Kısaca Özgürlük

Bireyci anarşistlerin her koşulda benimsedikleri öngörülen “herkese eşit özgürlük” kavramı, hem bireyci olup, hem de bireyci anarşistlerden oluşmasını istedikleri huzurlu toplumcuların, bireycilik ve Kolektivizm sentezinden doğan bir ütopyadır. Herkesin bir diğerinin özgürlüğüne saygılı olması, insan nüfusu da göz önüne alındığında hesaplanamaz bir olgudur. Herkes ancak özgürlüğüne sahip çıktığı oranda özgürdür. Eğer kişi varlığının temeli olan “birey olma” bilincine sahipse her koşulda ve gücü yettiğince özgürlüğü için savunacaktır.

Olmayacak tek şey; özgürlüğünüzü yaşamınız boyunca savunmaya gerek kalmayacağıdır. İşte bu gerçekten zarar verici bir ütopyadır...


Lilith Noir